Üye Girişi

Üye Girişi

Pek Allahsız Bir Türk-İslam Savunması

26 Ara 2015

Yazılarımı düzenli okuyanlar bilir, Türk-İslamcı değilim. Olmadığım gibi, karşısındayım. Elbette Türk-İslamcı münevverlerin milliyetçi fikre katkı yaptığını kabul ve haklarını teslim ederim, ancak son tahlilde böyle bir milliyetçiliğin mümkün olmayacağını düşünürüm. Fakat bu yazımda bir "Türk-İslam" savunuculuğuna soyunayım dedim.

Türk-İslamcılığın biraz Anadolu insanına milliyetçi fikri kabullendirmek amacıyla kasten doğduğunu düşünüyorum. Onun ötesinde, "müslüman olmak ile Türk milliyetçisi olmak çelişmez" fikrinin altını çizmek için fazla ön plana çıkarıldığını da görüyorum. Örneğin Arvasi, bir düşünür olarak pek "ahım şahım" değildir, ancak müslüman olmak milliyetçi olmaya engel değildir derken kullanacağımız bir propaganda aracıdır. Kanaatimce, 70lerin Türk-İslamcıları "müslüman Türk milliyetçileri" idi, git gide, ortaya konulan ideolojik örgünün de zorlamasıyla, "milli propaganda soslu islamcılar"a dönüştüler. 

Türk-İslamcı anlayışın, buna ülkücüler ne kadar karşı çıkarsa çıksın, bir versiyonunu da AKP temsil ediyor. Bir nevi, "biz içerdeyiz, fikirlerimiz iktidarda" durumu. AKP'nin temsil ettiği daha hoyrat ve daha kirli bir versiyon; ama nihayetinde beslenilen arkaplan, söylem çerçevesi ve insan sermayesi aşağı yukarı aynı. 

Pekala ben bu fikre karşıysam (neden karşı olduğumu açıkladığım onlarca yazım var ama burada girişmeyeceğim), neden kendimce bir Türk-İslamcılık savunusu ihtiyacı hissettim?

Temel olarak bu "sentezciler"in sorunu, buradaki İslam'ı bir "teolojik mesele" olarak görmek. Halbuki bu bir kültürel ya da ontolojik mesele. Ve gayet din-dışı bir mesele: Ele alınması gereken İslam'ın ne olduğu değil, müslümanlar.

Neyin haram neyin helal olduğu ile değil, müslümanların ne durumda olduğu ile ilgilenen ve seküler çözümler üreten bir Türk-İslam görüşü. Bu, Türkiye'nin "cultural sphere" çerçevesi olmalıydı. Olmadı; ülkücüler zaten hiç fırsat bulamadı, AKP ırzına geçti.

İslam, bir siyasetçinin, fikir ve dava adamının gözünde, "dini boyutu" ile değil, kültürel boyutu ile bir meseledir. Yani ele alırken, müslüman bir birey olarak değil, bir gözlemci olarak ele alırız. İlkini yaparsak, dini anlayışımıza uymuyor diye tarihi figürlere dair sansür yapar, yalan söyler, örneğin eski Türk dini İslam'a çok benziyordu ya da falanca padişah evliya gibiydi nevinden laflar eder, şeytani işler peşinde koşarız. Ya da, etnik haşereler ve marksistlerle ağız birliği edip, Türk milletinin misalen Orhun'da yedd-i beyza gibi aşikar milletleşme serüvenini inkar eder, bir ümmetten, ümmet çağından, Türk'ü Türk yapanın dini oluşundan vs. bahsederiz. 

Halbuki meselemiz bu değildir. İslam, bir kültürel mecra olarak elbette Türklüğü etkilemiş ve Türklük tarafından etkilenmiştir. Bu paydaşlık sebebiyle yakınlığımız olan Macarlardan uzaklaştığımız ve sözgelimi Hint-Avrupa dili konuşan, alakamız olmayan Farslarla bir zayıf da olsa kuşatıcı "ortak yüksek kültür" geliştirdiğimiz doğrudur. Bunu bu kadarla; yani olduğu kadarıyla bırakıp üzerine eğilir ve "müslümancılık" oynamazsak, burada bir "değer" olduğunu da görürüz.

Uzun uzadıya açmadan, şimdiye geleyim: Bir Çin kültürel küresi, İngiliz, Fransız kültürel küresinden bahsetmek mümkündür. Örneğin Fransa'da, hiç de orayı etkileme amacı gütmeden yaratılan bir sanat eseri, Senegal'i etkileyebilir; iki adım ötedeki Almanya'yı etkileyemezken. Bu ister sömürgecilik olsun ister başka bir şey; Fransa'nın merkezî konumunu üstlendiği bir Frankofon kültürel küresine Senegal dahildir ve etkilenir. Bu etkileniş sadece kültürel değildir; kültür endüstrisi vesilesiyle ekonomik, siyasi, kültürel ve hatta biyolojiktir. 

Fakat hala bir Türk kültürel küresinden bahsedemiyoruz. Örneğin, AKP'nin Neo-Osmanlıcılığı bunu hedefliyordu ama çuvalladı. Zira girişte bahsettiğim tavırdan uzaklar; meseleyi ontolojik değil, teolojik açıdan ele aldılar. Ve ellerinde patladı: Müslüman Kardeşlerin ön eleme maçına dair bahiste bütün maaşı basıp, bahsi kaybedip eve geldiğinde sinirine hakim olamadığından çoluğu çocuğu döven bir babadır bugün AKP. Ya da Şeyhi'nin deyimiyle; "Batıl isteyü haktan ayrıldım / Boynuz umdum kulaktan ayrıldım."

Bunu beceremeyişlerinin sebeplerinden biri iflah olmaz Türk düşmanlıklarıdır; zira bu kültürel küreye müslüman Araplar, hıristiyan Ermeniler vs. dahilse de, merkezinde bir Osmanlı Türk yüksek kültürü vardır. AKP gibi andavallı, hoyrat, kaba saba adamların birlikteliğinden ibaret bir yapı bu yüksek kültürün hakkını vererek onu bugüne hitap eden bir ekonomik, siyasi ve kültürel silaha dönüştüremez. Türk'ün durduğu yerin gerçek anlamıyla farkında olmadan, bunu anlayıp buna göre hareket etmeden bunu başaramazlar. 

Bunun ötesinde, islamcı düşünce tarzı aklı, objektiviteyi baltalar, hata yaptırır, yanlış yaptırır. Daha iyi müslüman olduğunuzda daha iyi ekonomist, iletişimci, doktor olmazsınız; daha iyi yönetici hiç olmazsınız. 

Bu iki sedde çarpan AKP, bu yüzden beceremedi. Ve önceleri "yumuşak güç" olarak kullanırken bir nebze yol almış idiyse de, gaza gelip aktif müdahaleye giriştiğinde büyük bir kayba uğradı. 

Çok basit bir örnek vereyim: Muhteşem Yüzyıl'da işlenen Osmanlı-Türk-İslam motiflerini aynı kalitede ne islamcılar, ne milliyetçiler işleyebilir. Diziyi izlemedim ama müziklerine meftunum; çıktığı tezgahın siyaseten Osmanlıcılık, Türkçülük ya da İslamcılıkla işi olmadığı ise malum. 

Ancak bunu başarmaya, büyük bir "üst akıl" oluşturmaya namzet bir kitle var; Türk milliyetçileri. Fakat, Ülkü Ocakları'nı işlevsel olarak Heybeliada Ruhban Okulu'ndan farklı bir hale getirmeyi başarırlarsa. 

Dediğim gibi; mesele İslam'ın ne emrettiği falan değildir, mesele müslümanların ne durumda olduğu ve "nasıl kurtarılacağı"dır. Bu durumda, bir ateist de Türk-İslamcı olabilir ve ona hizmet edebilir, zira kendi mensup olduğu "kültürel küre" bu küredir. Örneğin Allah'a söveceği zaman Jesus Fucking Christ demez de, Adanalı jargonundan alıntılar yapar. Dolayısıyla ateist, teolojik olarak değil ama ontolojik olarak bu dairenin içindedir.

Bu daire, orada bir "potansiyel" olarak duruyor. Fakat hiç aktive edilmedi. Türk yönüyle Mançurya'ya dek, İslam aygıtıyla Afrika'ya dek, Osmanlı mirasıyla Balkan içlerine dek yayılabilecek bu siyasi paradigmanın hep çuvallaması, yahudilerin oyunu ya da Amerika'nın bilmemnesinden değil, temsil edenlerin salak olmasındandır. Zira "seküler" değiller. 

Sekülerlik meselesini biraz açayım. Basitçe "dünya ile alakalı" demek seküler. Mesela AKP, sekülerdir; ancak kirli bir sekülerlik: İslam, geniş AKP kitleleri için artık uhrevi değildir, bu dünyada köşe dönme aracıdır. Dolayısıyla pek seküler bir mesele, bir kurumdur. 

Tabii benim kastettiğim sekülerlik bu değil, "dünya nasıl işliyor, bunu dünya kaidelerine göre anlamak" gibi. Kendine propaganda yapan, kitleleri manipüle eden, kısa vadede bir saman alevi yakabilir ama kalıcı bir köz oluşturamaz. Zira "dünya"da yaşıyoruz, gerçeklerle acı bir yüzleşme yaşarız. 

Biraz dağıtayım; arzu ettiğim Türk-İslam kültürel küresinin ruh iklimini en güzel Yahya Kemal (ki kendisi bence ateisttir. Birçok şiirinde görürüz bunu. Direkt ağzından duymadık, kesin konuşamayız ama şahsen onda dokuz eminim.) anlatıyor. Tesadüfen Haklılık yazımda kendisine çok atıf yaptım. Burada da yapayım. Milliyetçiliğe dair yazıp çizenlerden Benedict Anderson'un "imagined communities"i vardır: Hayali cemaatler diye çevirdiler. Halbuki İskender Öksüz'ün çok güzel değindiği üzere, yazar "imaginary" demiyor, "imagined" diyor. Yani hayali değil, hayal edilen, daha doğrusu, mutasavver. Yani kolektif bilinçdışındaki arketiplere benzer, hepimizin zihninde bir silüeti bulunan aidiyetler, kimlikler. 

Bu nazariye Yahya Kemal'in en sevdiğim şiirlerinden "Üsküdar'ın Dost Işıkları" eserinde şöyle işleniyor:

Dünya yüzünde, bir sefer olsun, tanışmadan,
Öz çehrenizle sizleri görmekteyim bu an. 

Bu tat ve dokudan ayrıldık, ya Necip Fazıl gibi "osur osur ipe diz"cilerin peşine, ya sakallıların, ya gözü dönmüş neo-nazilerin peşine takıldık; iyi etmedik. 

Bilinç akışı tekniğiyle yazdığım bu yazı pek dağınık ve bir çok alan boşlukta kaldı, biliyorum. Ama bir nevi "kendime not"; bu esnada bir iki okuyucu da faydalanırsa ne mutlu.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.



 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Yorumlara dahil kullanıcılar

  • Bahadır bey, yazılarınızın okuma fontunu büyütme kolaylığı sağlamalısınız.Ayrıca uzun yazdığınız için -bu bir kusur değil; fikri takip edenler için pek tabii- not düşülecek paragrafa balon içi yazma; boyayarak öne çıkarma, ya da patagrafa ref verme kolaylığını da eklemelisiniz. Yorum yazma ve yazılanları okuma sizin süzgecinizde kaldığı için metnin paragraf ref'lı şekli de ancak o zaman belirebilir...
    Uzun yazmak ana mesaj iletim yoğunluğunu gevşetmemeli. Bir de İslam, İslamcı, müslüman ve müslümanlık kavramlarının sizin dağarcığınızdaki karşılıklarını netleştirdiğiniz kuşku götürür. Tam bilmiyorsak o zaman eleştirmede soru kalıbının dışına çıkmamalı. Bence dini öğreti olarak İslam'ın insanın dünya yaşamına dönük motifleri çok daha belirgin. Gel gör ki, istismarı kolay olduğu için asırlar boyu ahiret boyutu şişirilerek öne çıkarılıp hayata dönük özünün üstü küllenmiş. O öğreti insanı, varlık sebebini sorgulamaya, bilincine varmaya, iyiye, güzele, doğruya yönelik değer üretmeye yönlendiriyor. Parçası olduğu evrendeki bütün varlıklarla birlikte yaşamayı başarmaya yöneltiyor. Dolayısıyla muhatabı bireydir ve onu ayrıcalıklı yeteneklerle donatılmışlığıyla onurlu varlık olarak yaşamaya hazırlamak istiyor. Bunu insanın başarmasının pek kolay olmadığını da söylüyor ve öğüt veriyor. Hatta "göklere, yere ve dağlara teklif edilen EMANET" in ta kendisi olan bu öneriyi insanın kabul edişini cehaleti ve zalimliği ile niteliyor. Hasılı, bireyin kendisi sağlam bir yapı taşıysa mesleği ne olursa olsun toplumunu da yüceltecek gücü bulabilecektir. Ben de bu vesileyle 'korsan' makale yazmış gibi oldum:-))) bkz: http://www.ccbngd.org.tr/islamin-temel-direkleri-maksimleri-uzerine-dusunceler/

Who's Online

220 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi