Üye Girişi

Üye Girişi

Ortaçağ: Rahipler ve Taşakları

27 Şub 2016

Ortaçağ...

Şimdi şu güzelim Cantiga'yı, burayı tıklayarak açıp dinleyin, öyle başlayalım. 

Ortaçağ aslında Dumezil ve diğerlerinde gördüğümüz "3 sınıflı Hint-avrupa toplumu"nun keskin bir şekilde gözlemlenebildiği bir çağdır. Roma'nın yıkılmasıyla başlar, İstanbul'un, yani Roma'nın kızkardeşinin elimize geçmesi, 100 yıl savaşlarının son bulması ve barutun yaygınlaşmasıyla son bulur. Pekala nedir? 

Roma çöktüğünde, devlet ve "din" boş kalmıştı. "Devlet"i Peppin'in ya da Charlesmagne'ın ya da Otto'nun kafasına Roma tacı geçirerek yeniden tesis etmeye çalıştılar, olmadı. Zira Roma'nın düzeni başkaydı, yeni gelen Cermenik kabilelerin yarattığı manzara başka... Fakat "din" ayakta kaldı.

Papa, Roma'nın varisi oldu. İhtiyaç duyulan "yerellikler üstü otorite", papa ve kilise teşkilatında temsil buldu. Devletleri, derebeylikleri, yerellikleri aşan tek kurum kiliseydi, eğitim, düşünsel faaliyet, kültür, diplomasi ve "stratejik planlar" kilisenin uhdesine kaldı. Eski Roma'nın sınırlarının da ötesine ulaştı kilise, İrlanda'dan İsveç'e, kutsal topraklardan (Tanrının insan suretinde yürüdüğü topraklar) Afrika'ya. 

Diğer yandan, devlet sistemi değişmişti. Ticaret + köle emeğine dayalı tarım + yağma olan sistem, yalnızca yerel, üstelik teknolojik olarak daha geriye, kötüye evrilmiş bir tarım + yağmaya dönüştü. Eskiden para sık kullanılırdı, çoğu bölgede para bile tedavülden kalktı, takas usulü yeniden geldi. Her bir yerleşim içine kapandı diyebiliriz, Roma otoritesinin canlandırdığı ticaret ölmeye yüz tuttu. Feodalizm denen yapı ortaya çıktı. Şimdi bu feodalizme değinirken önce şunu bir dinleyelim, burayı tıklayarak

Fehu, Vikings dizisini izlediyseniz biliyorsunuzdur. Fehu aslında bir rünün adı, bir İskandinav rününün. İskandinav rünleri, verdiği sese göre bir kelime ile ilişkilendirilir. A değil de ayak, b değil de baba gibi. Fehu ya da fe de, "zenginlik", "mülk", "refah" anlamına gelir. Mesela "is" rünü, "buz" (modern İngilizce ice) anlamına gelir vs. Şimdi bu Fehu şarkısının , "Fehu yani servet kardeşi kardeşe düşürür" gibi bir mesajı var. 

Feudal, feudalism sözcüklerinin kökünde bu "Fehu" var. "Fief" yani "tımar" sözcüğü de akraba. İlk akla gelen, "feud" yani "kan davası, düşmanlık" sözcüğüyle akraba olması. Ama onun kökü "faedhu" gibi bir şey. Fakat onun da kökü "foe", düşman; dh sesi ek olarak gelmiş. Foe ile fe birbiriyle hep ilişkili kabul edilmiş, yığınla metinde bir arada geçerler. Direkt olarak etimolojik akrabalığı kesin söyleyemesek de, bence bu iki sözcük Cermenik algıda birbiriyle akraba kesinlikle.

Ve feodalizm de böyle: Fiefler, yani tımarlar beylere veriliyor. Önceleri, örneğin Charlesmagne zamanında bunlar babadan oğula pek geçmiyor. Kralın geçici olarak verdiği yönetim hakkı gibi bir şey. Çok sonraları, 1200lü yıllarda bile, örneğin Carcassonne savaşlarında, Beaufort'a kalan fieflere kralın müdahale ettiği vs. kaydedildiğine göre, her zaman bir "fief", yani "tımar" babadan oğula geçecek, hereditary olacak diye bir şart yok. Ve beyler sürekli kavga ediyor daha fazla fiefe sahip olmak için. Ancak zamanla bu düzen yerleşiyor, sülaleler kendilerini sağlama alıyorlar. Ve bir şemsiye çıkıyor karşımıza. Küçük toprak parçalarının beyleri, daha büyüklere tabi, onlar daha büyüklere.

Kesin olmamakla birlikte, bir hiyerarşi çıkaracak olursak şöyledir:

Topraksız şövalye: Asildir, genellikle maiyetlerde bulunur. Babadan oğula geçen şövalyelik ve geçmeyen şövalyelik olmak üzere iki türlüdür. Asiller tabakasının en altı bunlardır. 

Topraklı şövalye: Bir nevi tımarlı sipahi. Küçük bir toprak parçasının geliri ve yönetimi bunlara bırakılmıştır. Bırakan adama asker sağlamakla görevlidir.

Baron: Görece büyük bir toprak parçasının lordu. Feodal düzenin çoğu yerdeki temel birimidir.

Kont: Yıllar içinde baronlukların büyümesi ya da birleşmesi ile en temel feodal birim haline gelen bir kontluğun lordu. 

Marki: Sık rastlanmayan bir ünvan, genellikle kontluktan daha büyük bir bölgenin lordu.

Dük: Birkaç kontluğu kapsayan bir bölgenin derebeyi.

Arşidük: Papalık tarafından krallık olarak tanınmamış, vassalı yani astı olarak birçok kontluğa, baronluğa hükmeden, ortalama bir dükten daha büyük bir toprak parçasına hakimiyet kurmuş derebeyi.

Kral: Birkaç düklük büyüklüğünde bir bölgenin en büyük hakimi. Krallık, genellikle Papa tarafından tanınır. Örneğin Macar Prensi Vayk, resmi bir Kral olarak tanınmak için 1000 yılında Hıristiyan olmuş ve Stephen (Istvan) adını almıştı.

İmparator: Papa tarafından romanın varisi kabul edilmiş fenafillah. Çoğu zaman törensel bir ünvan.

Şimdi durum şu: Bir dükü ele alalım. Dükün, öncelikle kendi demesne'i, yani "domain"i vardır. Bu onun öz toprağıdır, onun üzerinde tam tahakküm sahibidir. Fakat bir de delege ettiği topraklar vardır, kontluklar, baronluklar gibi. Bir baron doğrudan düke bağlı olabilir, ya da bir konta bağlı olur, kont da düke bağlı olur.

Kısaca böyle bir yapı. Bu yapıda bir demesne, bir de vassallar var. Vassallar bir kontratla belli görevler için yükümlü, örneğin Kathar seferini kaydeden belgelere göre, 40 gün bir vassal için minimum hizmet süresi. Bu ne demek? Üstün seni savaşa çağırdığında, askerinle en az 40 gün boyunca ona hizmet vermelisin. Tabii 40 günden uzun da sürebilir, fakat en az kırk gün. Üstünü sevmeyen vassallar, genellikle bu süre dolunca çekip giderlermiş, ihanet suçlamasından kurtaracak kadar kalıp prosedürü yerine getirdikten sonra. Zaten bu yüzden kaydedilmiş bu bilgi, Kathar seferinde kimi Fransız lordlar 40 günlük sürenin ardından seferden çekilmişler.

Bir de kilise toprakları var. statüsü icabı, kilise toprakları çoğu zaman vergi vermez. Onlar da bir "parish" kilisesinin tabii olduğu piskoposluk, onun tabi olduğu -varsa- başpiskoposluk ve papalık olarak hiyerarşi izlerler. Ortodokslarda daha karışık ama Avrupa'yı ele alıyoruz, girmeyelim. 

Bir "papaz", belli bir "parish"e atanmıştır. Kilisenin resmi din görevlisi ve bağlı olduğu kilise birimi ve topraklarının yöneticisidir. Kardinal, bir "yan" ünvan, papalık meclisine üye olan piskoposlara kardinal denir. "Keşiş", ya da "monk", bir "manastır"a bağlıdır; manastırlar yerleşim yerlerinden uzakta kale-kiliselerdir, görece bağımsızlardır, kendi cemaatleri içinde kendine yeten bir birim olarak varlıklarını sürdürürler. Friarlar ise, gezici keşişlerdir, onlara dair güzel bir Chaucer anekdotuna değineceğim.

Bayeux duvar halısı gibi belgeler, Ortaçağın nasıl olduğuna dair bilgileri bize veren kıymetli hazinelerdir. Ancak genellikle bizler manastırlar ve kiliselerde tutulan kayıtlardan öğreniriz, sebebine yukarıda değindim. Bayeux duvar halısı, nam-ı diğer Bayeux Tapestry, eğer Ortaçağa dair araştırma yapıyorsanız, mutlaka karşınıza gelecektir. Zira çok önemlidir. neden önemlidir? 

Örneğin o dönemde falanca silahın nasıl kullanıldığının görseli vardır karşımızda, üstelik o dönemden kalma. Filanca sınıfa mensup insanın nasıl giyindiğinden, hakkında yazılı kaynak olmayan sair meseleye kadar birçok konuda bize ışık tutar. Gerçekten bir hazinedir, dönemin şartlarına göre bir sinema filmi gibidir. Hangi ismin nasıl imla edildiğinin incelenmesinden bile bir çok bizi aydınlatan veriye, tespite ulaşılmıştır. 

Temel olarak "Fatih William" yani Normandiya dükü William'ın İngiltere'yi fethedişini konu edinir. 70 metreye 50 santim, upuzun bir şerittir. Burayı tıklayarak incelenebilir.

Sighisoara'da bir kiliseyi ziyarete gitmiştim. Avrupa'nın en iyi korunmuş Ortaçağ kasabalarından biri, III.Vlad Dracula'nın doğum yeridir. "Wer in dys gestul wil stan und nit latyn reden kann, der solt bleiben draus, das ma ym nit mit kolben laus" yani "Burada oturmak isteyen ancak Latince bilmeyen adam dışarıda kalmalıdır ya da sopayla çıkarılmalıdır." notunu görmüştüm, vaktiyle kilisede böyle bir uyarı varmış. 

Bu tarihi belge ile çakma entelliğin geçmişini 500 yıl geriye götürebiliyoruz, arz ederim.

Drakula demişken, Dracula'nın adı, "draco", "dragon" sözcüğünden gelir, ejderha ve daha sonraları "şeytan" demek. Fakat adama şeytan dememişler, babasının lakabı "Dracul" imiş. "Draconian order" yani "Ejderha Tariki" denen bir şövalye kardeşliğine katılmış, sonundaki -ul eki, Rumence "belirli eril" durumu gösterir. Yani babasının (II. Vlad'ın) lakabı "Ejderha" demek. Onun oğluna "Dracula" demişler, küçük ejderha anlamına gelir. Ama aynı zamanda, "şeytancık" anlamına da gelir ki, babasının "Dracul"u ne kadar iyi anlamda verildiyse, bu lakap da III. Vlad'a o kadar kötü anlamda, şeytan manasiyle verilmiş. Bir diğer lakabı da "Tepeş", yani "Kazığa oturtan". 

Gelelim gezici keşişlere... Bunlar bizim keşkül gezdiren dervişler gibi gezen, yöre halkının onlara verdiği yardımlarla geçinen cinsten insanlar. Günah çıkarma, nikah kıyma, şeytan kovma gibi hizmetler veriyorlar. Chaucer, hiç sevmediği bu "friar"ları Canterbury öykülerinde işler. Öyküye göre, bir friar cehenneme gider ve bakar ki, ortalıkta hiç friar, yani gezici keşiş yoktur. Demek bütün kardeşlerim cennettedir diye düşünürken, aydınlatılır: Yanındaki melek, şeytana kuyruğunu kaldırmasını söyler ve o da ne. Birebir tabiriyle, şeytanın kıç deliği "oğul vermiş arı gibi" friarlarla kaynamaktadır. Bu din adamlarının öbür taraftaki yeri, şeytanın kıç deliğinin ta içidir.

Ortaçağ sonlanmışken Avrupa'yı kasıp kavuran din savaşlarının meşhur siması Florian Geyer'a gidiyor aklım. Geyer, bir soyluydu ama, köylüleri örgütlemiş, onlara at sürmeyi öğretmiş, her birini birer "şövalye"ye dönüştürmüştü. "Florian Geyer'in kara bölüğü" diye bilinen bu güruh, soylulara kan kusturmuştu. Dönemin ve öncesinin Avrupası'nda köylünün derebeyine başkaldıramamasının en önemli sebeplerinden biri, atlı ve zırhlı askerlerdir: Köylü orduları karşısında tutunamaz. Fakat Florian'ın erleri soylulara karşı uzun bir süre direnmişlerdi. "Nulla crux, nulla corona" yani "ne haç, ne taç" şiarıyla savaşan Florian, ihtimal ki, "aydınlatan tek kilise yanan bir kilisedir" diye düşünüyordu. Kendisi için yazılmış bir şarkı var, çok eskidir, burayı tıklayarak dinleyebilirsiniz.

"Als Adam grub und Eva spann,
Wo war denn da der Edelmann?"

Adem toprağı kazıp Havva ip eğirirken,
Soylu kimdi/soylu neredeydi?

Gibi sözlerle meşhur İngiliz  heretik, yani sapkın John Ball'a selam çakan şarkının sözlerinde çok leziz kesitler var. Katedralleri yakmaktan bahseden Florian'ın kara bölüğü, çok yaratıcı laflar etmiş. Diyor ki:

"In die kirche gehen wir nicht - kyrieleis
Der Papst das ist ein arschgesicht - kyrieileis

Die pfaffen wollen wir kastrieren - heyah hoh!
Die eier an die kirchtür schmieren - heyah hoh!"

Şimdi benim Almancam yok, çat pat linguistik bilgimle sözcüklere sözlükten bakarak falan "şeediyorum". Sanırım şöyle diyor: Kiliseye gitmiyoz, amin. (Kyrieleis, "Kyrie Eleison"un bozulmuş hali. Tanrım merhamet et demek, bir nevi amin gibi dini bir tabir) Papa göt suratlının biridir, amin. Rahipleri hadım etmek istiyoz, heyya ho. Taşaklarıyla kilise kapısını(n menteşelerini) yağlayalım, heyya ho (Ya da yağlamak istiyoz? Ya da emir kipi, yağlayın? Emin değilim.)

Demek bu Almanların ruhunda bir faşistlik var, ta o zamandan belliymiş. Bu arada, benzer lezizlikte, daha geç dönemden bir laf çakma geldi aklıma, bir Rus şair: Rus çarını fener yerine assalar, Rusya aydınlanırdı diyor. Bu dizeyi vaktiyle Ekşi Sözlük'e yanlışlıkla Puşkin'e atfederek yazmıştım, bir gazeteci hemen almış, aynı bilgi yanlışıyla kullanmıştı. Bu vesileyle bu hatayı da düzeltmiş olayım.

Umarım eğlenmişsindir sevgili kaari, ben yazarken çok eğlendim. 


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 

 
mbdincaslan.com | © 2018 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

356 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Latest Park Blogs