Üye Girişi

Üye Girişi

Siktir Et Şu Medeniyet Tasavvurunu

26 Mar 2016

Bizim "sağ cenah"ın beylik laflarındandır, "medeniyet tasavvuru"... Ne eleştirilecek, ortaya ne fikir konacak olursa olsun, bir defa medeniyet tasavvuru denmese dayak yeniyormuş gibi bir durum var. Gerçi ben de kullanırım bu terkibi ama, olur olmaz yerlerde karşıma çıkmasından gına geldi. Ben de böyle bir başlık seçtim; zira böyle bir adamım. Rol yapmayı sevmiyorum, arada bir babamın ve sevdiklerimin ricası için dilime hakim olsam da, olduğum gibi olmak isteği içimde çok baskın, rahatsız olan okurdan eğer arzusu hilafına yaşam alanını işgal ettiysem özür dilerim. Değilse, zaten beni seven, okuyan böyle okuyordur...

Anavatandan sürgünü anlatan bir Çerkes ağıdında, klip "insan vatanını niçin sever" diye başlıyordu. Sık sık bu soruyu sorarım ben de. Öyle ya, "hulyası kalmayınca hayatın ne zevki var"? Yahut "raşesiz bir ömür: farz et ki ölmüş". Bizim islamcı sürü, güya Filistin'deki olayları protesto edeceğiz diye Akdeniz Heykeli'ni parçaladıklarında bunu düşünmüştüm. Heykel düşmanı bir sürü, bağımsız olsa, bir yerlere bağımsızlık götürse ne olur? Bayrak istiklaline kavuşsun ve gönderde dalgalansın, fakat o gönder bizim bir tarafımıza giriyorsa, ne anladık o bağımsızlıktan? Filistin neden bağımsız olmalı? Filistinli çocuklar heykeltraş olabilsin, kendi kültürlerince sanat eseri üretsinler, sevip sevilsinler diye mi, yoksa benim anlamadığım bir başka vaadi mi var bağımsızlığın?

Vaktiyle, iki Avşar, artık Allah'ın dağında nasıl olmuşsa, silah altına alınmışlar milli mücadele için. Sarız'dan Kayseri'deki tren istasyonuna kadar, redif taburuyla yürüyecekler, tabii ilk defa köylerinden çıkıyorlar. Yürürlerken, köy arkalarında kalıyor, Avşarlar şaşırıyor tabii "vatan toprağı"nın genişliğine. Biri gidip komutana soruyor, "Gomtanım buralar bizim mi?", komutan "evet evladım" diyor. Az daha gidiyorlar, bambaşka bir yer, Avşar yine soruyor, "Gomtanım buralar da mı bizim?", komutanın cevabı yine aynı. İlerliyorlar, git git bitmiyor vatan toprağı: Uçsuz bucaksız, çorak, kurak Anadolu arazisi. Avşar yine yanaşıyor çavuşa, "Gomtanım buralar da mı bizim şimdi?", usanıp "Evet evladım" deyince komutan, "Yavv bu gavurun da saldırdığı gadar varımış, her yeri biz almışsık adamlara toprag galmamış gomtanım" diyor Avşar, yiyor komutandan tokadı tabii. Derken trene binip, bir başka istasyona götürülüyorlar. Artık nerede inmişlerse, Avşar büyüleniyor: Aydınlık, çok güzel bir yer, büyük büyük binalar, medeni bir muhit. Avşar yine çavuşu buluyor, "gomtanım" diyor, "burada bizim he mi?". Komutan "evet evladım" diyor yine tokadı hazırlayıp, fakat Avşar'ın tepkisi bu defa başka oluyor: "Yavv bura güzelimiş, ölek de buraları düşmana vermeyek". 

Hülasa, toprak parçası için ölünmez; güzellik için, varlık için, kıymet için ölünür ölünecekse. Ülkeyi çöle, zevksiz bir toprak parçasına dönüştürürsen insanların oraya bağlanmasını, ora için ölmesini bekleyemezsin. İşte karşında milyonlarca genç var "Türkiye'den siktir olup gitsem" diyen. 

Türk milliyetçisinin varlık görevi, Türk'ün Türk olmaktan mutlu olacağı bir ülke yaratmaktır, ötesi değil.

Şimdi köylü irfanının dahi tespit edip, bizim pek "ilimli", feyizli "abi"lerimizin anlamadığı şeye gelelim: Medeniyet Tasavvuru. Bir şeylerin iyi gitmediği belli, iyi gitsin diye alıyorlar divit kalem, dertlere derman yazıyorlar. Yazarken bilimsel yöntemden, "realite"den beslenseler iyi, değerli kardeşim Oğuzhan Batur'un dediği gibi, Fichtevari bir tuhaf retorikten beslenen, içi boş, keksiz, sırf kremadan ibaret bir pastaya benzeyen ideoloji... 

Bu tavır, bizim "milliyetçi"lerden başka, bir de islamcılar ve marksistlerde vardır. Önce bir tasavvur yaratıp, (yaratırken de gerçekliğin ne olduğuna kafayı yormadan, ne olması gerektiğine odaklanarak) masa başında kurulan bir tahayyül ile dünyayı daha iyi bir yer yapma çabası... İşlemediği bellidir, gerçek dünya tokat gibi çarpar bunların suratına defalarca. Türk milliyetçilerinin de çarpıyor ve hala uyanabilmiş değiller. Aslolan medeniyet tasavvuru değildir: Batı medeniyeti (eğer böyle bir medeniyet varsa), oturup "şu şöyle olsun, bu böyle olsun" diyerek gelişmedi. Biz, yıllar hatta asırlar sonra "ne olduğu"nu görüp tarif ettik o medeniyeti ama, kurucuları bu denli çok yönlü bir tasavvurla kolları sıvamadılar. Çok basit bir biçimde, milyonlarca yıldır evrimde olageldiği gibi, karşılaşılan sorunlara çözüm aradılar. Bu uğurda, "bilimsel yöntem", "kamusal alan" gibi düzlemler ortaya attılar ki, tespitler daha gerçek, çözümler daha verimli olsun, ayrıca bir "ortak dil", paylaşılan düzlem oluşabilsin. Kilise mi sorunlu? Kiliseyi ilga edelim yahut terbiye edelim. Devlet sistemi mi sorunlu? Hakları tanıyalım, antlaşma yapalım, bu antlaşmalara uymaya özen gösterelim. Bir "toplumsal sözleşme"nin farkında olalım. Bunun gibi fikirler mayalandı ve ortaya bir "medeniyet" çıktı: Bu medeniyeti yaratan, vahiyle, ilhamla Allah ile kontak kurup insanlara ne yapmaları gerektiğini anlatan bir vaiz değildi: Yeni bir düşünme tarzı ve bunun pratik getirileriydi.

Şu halde, evet Türk milliyetçisine bir "medeniyet tasavvuru" lazımdır. Fakat bu tasavvur öyle masa başında, dünyadan habersiz, dil bilmeyen, insan olduğunu unutup bütün zaman ve mekanlara hitap edeceğini iddia edecek kadar manyaklaşmış bir takım meşayih tarafından yaratılacak değildir. Medeniyet tasavvurunu şöyle bir "siktir edip", "yaşanabilir ülke tasavvuru"na odaklansak, medeni olacağız, farkında değiller. Neden mutsuzuz, bize ne lazım; vergi sistemi nasıl olmalı, özgürlükler nasıl temin ve taahhüt edilmeli gibi... Dünyanın en basit, ancak milliyetçiler tarafından asla sorulmayan soruları... Bu sorulara cevap verip, "yaşanabilir ülke tasavvuru"nu, yani "gerçekle rabıtayı" elden bırakmayan bir milliyetçilik, nihayetinde Türklere has bir medeniyet vizyonu da yaratacaktır.

Milletiyle gurur duyan değil, atalarından hız alan, milletine mensup olmaktan "mutlu olan" ve "milletine gurur kaynağı olmak isteyen" bir anlayış, az çok "makul ve güzel" milliyetçiliğin yolunu aralayacak temel anlayış. Her ne kadar eleştiriler getirebilecek olsak da, Atatürk ve arkadaşlarının "devrim"i, dünyada "bir önceki rejimden çok daha iyi, yaşanabilir ve sürekli iyiye evrilebilir bir rejim" tesis eden milliyetçiliğin ender örneklerindendir. Bize düşen bu kazanımların ne olduğunu ve neden bunların kazanım olduğunu iyi idrak edip, devamını getirmek, nihayet Türkleri "insan gibi yaşayan" bir millet haline getirmekti; dünyadan habersiz bir grup kenar mahalle peygamberinin, kendilerinden bile cahil yahut dünyadan tecrit edilmiş bir topluluğun psikolojik ve sosyal acıları, çıkmazları ve eksikliklerini sömürerek kanaat önderliği tasladığı bir camiaya dönüştük.

Uzatmak niyetinde değilim ama, son olarak şunu söyleyeyim; kıymetli Fatih Aydın, bir e-postasında Türklerin hızlı değişebileceğini ve bu açıdan avantajlı olduğumuzu söyleyen birkaç tespit yaptı. Evet, böyledir: Biz, göçebe geçmişimiz sayesinde intibak istidadını keskinleştirmiş bir milletiz. Türk milliyetçiliği de, tam olarak buna odaklanmalıdır: Toplumu değiştirmek, güzelleştirmek. Nelerin sevk ve idarede elverişli olduğunu tespit ederek bunun üzerine bir retorik oluşturan, "kulturkampf" veren bir milliyetçilik, buna ihtiyacımız var. Bunun nasıl olacağı da, bir başka yazıya kalsın.

Bu vesileyle tavsiye edeyim: Sadri Maksudi Arsal'dan Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İskender Öksüz'den Millet ve Milliyetçilik, Ernest Gellner'den Milliyetçiliğe Bakmak kitaplarını okuyunuz.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

149 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi