Üye Girişi

Üye Girişi

Batı Edebiyatında Türkler Üzerine Bir Kısa Deneme

30 May 2016

"Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum
Kalbimde vardı Byron'u bedbaht eden melal
Gezdim o yaşta dağları, hulyam içinde lâl..."

Yahya Kemal bu dizeleri Balkan dağlarının insanı haydut olmaya teşvik eden yellerine yazmış olmalı. O rüzgarda öyle bir tesir vardır ki, üç beş arkadaşı ayartıp, dağlarda eşkıya olmak, "posta vurmak", köy basmak, otoriteye başkaldırmak istersin. Lord Byron da bu rüzgarı duyunca bir melale tutulmuştu, nihayet Yunanlılar safında Türklere karşı savaşırken öldü. O romantik şairden geriye Nottinghamshire'da bir mezar kaldı, bir de "Doğu'ya dair şiirler". 

Byron'un en sevdiğim şiiri "Giaour". Bizim "gavur" işte, bir Rum gavurunun, Kara Hasan'ın hareminden Leyla'ya aşık olmasıyla başlayan olaylar zincirini işler. Tam anlamıyla oryantalist bir anlatıdır, Türk tarafı yabancı, yabani ve mistik, bilinmez, korkutucu; bu mistisizmin esiri olup biraz değişmişse de eski "asaleti"ni muhafaza eden Rum ise -batı gözünden- "bizden"dir. Yine de etkileyici bir şiirdir, hele de Helen fikrini canlandırmak için müthiş birer slogan gibi işlenmiş mısralarla dolu bir pasaj vardır ki, bir gün Türkiye'de islamcılara karşı direniş örgütlemek gerekirse, bizim Türkmenleri ayağa kaldırmak için, yörük motifleriyle bezeli bir nazire yazacağım: 

(...)Bear witness, Greece, thy living page !
Attest it many a deathless age !
While kings, in dusty darkness hid,
Have left a nameless pyramid,
Thy heroes, though the general doom
Hath swept the column from their tomb,
A mightier monument command,
The mountains of their native land !
There points thy Muse to stranger's eye
The graves of those that cannot die !
'T were long to tell, and sad to trace,
Each step from splendour to disgrace;
Enough --- no foreign foe could quell
Thy soul, till from itself it fell;
Yes !   Self-abasement paved the way
To villain-bonds and despot sway.(...)

Bu pasajı gelişigüzel çevirmek istemediğimden orijinaliyle yetiniyorum.

Byron herhalde büyük ölçüde "anti-Türk"tür, fakat oryantalist edebiyat Türk'ü yahut Doğu'yu her zaman bu kadar negatif görmez. Lovecraft ilginç bir örnektir, bu konuda dostum Mehmet Berk Yaltırık'ın güzel bir yazısı da var. Ben Lovecraft'ın "that is not dead which can eternal lie / And with strange aeons even death may die" (sonsuza dek yatabilen ölü değildir / ve tuhaf sonsuzluklarda ölüm bile ölebilir) dizelerinde, İslami menakıbdaki "ölümün ölmesi" anlatısını çok canlı bir şekilde görüyorum. Öyle ya, yanılmıyorsam Tarih-i Taberi kaynaklı rivayete göre, ölüm, "öte alem"de bir koç sureti ile insanların önüne getirilip boğazlanacak, son ölen ölüm olacak ve sonsuz hayat böyle başlayacaktır. 

Bir diğer "olumlu" işleyiş herhalde Puccini'nin Turandot operasındadır. Gerçi Doğu'ya dair cehaletle örülmüş bir anlatıdır ama, Farsça Turandoht (Turan'ın Kızı) sözcüğünden ismini alan operada bütün arkaplan "Türk" benim gözümde. Bu opera benim de bir şiirime ilham vermişti, Turandoht başlığıyla Albatros isimli şiir kitabımda bulabilirsiniz. 

Samuel Taylor Coleridge şiiri Kubla Khan ise ilginç. Kubilay Han'ın yaşadığı bir esrimeyi yahut vizyonu anlatan şiire dair ilk söylememiz gereken, yarıda kalan bir şiir olduğudur: "Porlock'tan gelen bir ziyaretçi" şairin dikkatini dağıtmış ve dizelerin geri kalanını unutturmuştur. Bu "Porlocklu" daha sonra bir mazmuna dönüşmüş ve benzer durumlara sebep olan şeyler için kullanılmaya başlanmış. 

Şiiri asıl ilginç kılan ise, "Tatar" ile "Cennet"i özdeşleştirmesi. İngilizler, Tatar'a çoğu zaman "Tartar" derler, Latince cehenneme verdikleri isim olan "Tartarus"u da, zaman zaman Tatar ülkesi anlamında kullanırlar. Eh, şaşırmamak gerek, batı dünyası için Deşt-i Kıpçak'tan çıkıp gelen atlılar her zaman korku sebebiydi, kıyameti atlıların haber verecek olması (mahşerin dört atlısı) ve batıya atlı yollaması ile meşhur ülkenin "cehennem" diye adlandırılması pek sürpriz değil. Ancak Coleridge şiirinde Kubilay Han, dünyada bir cennet yaratmayı başarmış bir figürdür. Anlamı oldukça kapalı ve sembollerle örülü şiirin onlarca yorumu var, ancak anladığım kadarıyla Kubilay, savaş, gözyaşı ve "doğaya karşı geliş" ile bir süreliğine kendisine "vahşi, fakat kutsal ve tılsımlı" bir cennet parçası yaratmıştır, yine de "atalarının sesleri"ni belli belirsiz duyar, savaştan bahseden sesler; ve Kubilay'ın gündüz düşü, bir Etiyopyalı hizmetçinin kehaneti ile kesilir. Belki bir "vanitas" yani "geçicilik" motifinin leitmotif olduğunu da söyleyebiliriz, Kubilay bütün görkemi, hem Türkomoğol dinamizmini, hem Çin vakarı ve asudeliğini birleştirmiş karakteri ile, bütün sentezlerin nihayetinde hiçe erişeceğini "müjdeleyen" bir figür, bir "konu mankeni"dir. 

Bir Türk hükümdarının eriştiği en yüce makam herhalde Timur'un makamıdır. Timur hem entelektüel bir zat, hem müthiş bir komutan, hem iri-kıyım ve zorlu bir savaşçı olarak karşımıza çıkıyor tarihte. Üstelik, eriştiği güce en alttan başlayarak erişmiş bir dehadır; kazandığı her şeyin bedelini ödemiştir. Şiirde de, bir Türk'ün eriştiği en yüce makam, yine Timur'un makamı bence, Edgar Allan Poe'nun Tamerlane (Timurlenk) şiirinde. Poe farkında olmadan Timur'a güzel bir isim takmıştır: "A diadem'd outlaw" yani "taç giymiş bir haydut". Bu haydutluğu ben elbette kötü anlamda söylemiyorum: Timur'un Âl-i Cengiz'den olmadığı halde yükselebilmeyi başaran bir "sıradan insan" olması cihetinden böyle görüyorum. 

Şiir müthiştir, özetleyecek olursak, kalbinin isteklerini göz ardı edip, kibrinin ve hırsının peşine düşen Timur, ölüm döşeğinde bir rahibe günah çıkarır: Pişmandır. Dünyevi şöhret ve güce, kalbini eksik bırakarak ulaşabilmiştir. Fakat insanlar arasında hırsın "bir arslan gibi zincire vurulduğu"ndan da yakınır, Timur'un "yine olsa yine aynını yapacağını" ancak kalbinin eksik kalması nedeniyle tamamlanmamış, üzgün bir insan olarak öleceğini anlarız. "Evime ulaştım ve artık evim değildi" diye tarif eder bu durumu. Abdulhak Hamid ise, Atsız'ın alıntılayarak bize öğrettiği dizelerle, Timur'un kendi ağzından konuşup, "ben topalım ama yolumda aksamadım" diyerek teselli eder bir nevi Timur'u:

Ben a'recim, yolumda fakat sanma aksadım,
Tatar u Türk'ü müttehid etmekti maksadım.
İnsan yaratmak üzre yok ettim ceninleri:
Elbet duyulmaz onların ah ü eninleri...
Dar-ı fenayı ben boyadım keyfe mettafak,
Sizler o renge kan deyiniz, ben derim şafak;
Tathır için zamaneyi kanlar döken, yıkan,
Ma'fü olur melaikeden almış olsa kan...

Poe'nun şiirinin en sevdiğim pasajını buraya koyup çevireyim ve yazıyı sonlandırayım:

(...)Look ‘round thee now on Samarcand! —
Is she not queen of Earth? her pride
Above all cities? in her hand
Their destinies? in all beside
Of glory which the world hath known
Stands she not nobly and alone?
Falling — her veriest stepping-stone
Shall form the pedestal of a throne —
And who her sovereign? Timour — he
Whom the astonished people saw
Striding o’er empires haughtily
A diadem’d outlaw — (...)

(Şimdi Semerkand'ı temaşa kıl
Yeryüzünün kraliçesi değil midir?
Bütün şehirlerin üstünde mağrur
Hepsinin kaderini elinde tutan o,
Dünyanın aşina olduğu şanın ötesinde
Tek başına ve asil dikilmez mi o?
Dökülüyor - bir bir atlama taşları
Bir tahtın kaidesine temel olmaya-
Ve efendisi kimdir? Timur değil mi?
İnsanların bir karış ağızla
İmparatorlukları kibirle ezip geçerken izlediği:
Taç giymiş bir haydut!)


 

M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

112 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi