Üye Girişi

Üye Girişi

Seküler Milliyetçinin Yol Haritası

01 Eki 2016

"Genç milliyetçiler rahatsız" diyebileceğimiz bir vaziyeti tecrübe ettiğimiz muhakkak. Fakat özellikle Meral Akşener'in -şimdilik- iftiralar ve hukuk dışı uygulamalarla baskılanması nedeniyle, bu rahatsızlık yeteri kadar fikir teatisiyle ele alınmıyor; genellikle küfür, sükut-u hayal çığlıkları yahut tevekkül ve boşvermişlik arasında gelip gidiyoruz. 

Elbette ben henüz bu rahatsız kitleye rehberlik edecek imkanlardan uzağım, ancak rahatsız gençlerin uzun vadede kazançlı çıkacakları bir pozisyonda durmaları için çok daha hararetli olması gerektiğini düşündüğüm tartışmaya katkı yapmayı önemsiyorum. Hiç değilse, rahatsızlardan birkaçı, kendi düşünceleri ve çıkmazları ile benimkini karşılaştırarak daha iyi bir seçeneğe ulaşabilirler; zira nihayetinde anlatacağım benim nasıl başa çıktığımdır. Yazıyı okuduktan sonra, okurun da görüşlerini duymaktan memnun olurum; bu sitede üye olup yorum yapabilir yahut e-posta atabilirsiniz. 

Taşer "durum muhasebesine düşmandan başlanmaz" diyor ama askeri literatürden bol bol yöntem ve metafor ödünç alacağım bu yazıda ben önce düşmana&tehditlere dair tespitler yapacağım. Zira henüz "biz"i dört başı mamur bir şekilde tanımlamaktan çok uzağız, rahatsızlığımızla başlayan tepki hala yepyeni bir milliyetçi fikir örgüsü, söylem stratejisi ve akıma evrilmedi, o yüzden kendimizi düşmanımıza göre ve ne olmadığımız cihetinden tanımlamakla yetiniyoruz. Kitlenin şuurlanarak bir yüksek kimlik oluşturmasını beklemek abes; çok uzun zaman alacak ve belki hiç gerçekleşmeyecektir. Bunun yerine, düşmanlar üzerinden tanımlayarak hiç değilse etrafını çevirdiğimiz kitlenin, bu çemberin içinde kalarak pişmesini ve şekillenmesini sağlamaya çalışmak daha verimli bir yol gibi geliyor. 

Öyleyse evvela bu rahatsız gençler için tehditler nelerdir, onları sıralayalım:

1. İslamcılık içinde erimek

Bu işin kurumsal-yapısal ve ideolojik olarak iki boyutu var. Kurumsal tehdidin başını eskiden BBP çekerdi, artık Devlet Bahçeli sayesinde Türk milliyetçiliğinin kurumsal temsili ve etki değeri, Türkiye'yi bir terör örgütünün darbesine, diğerinin bağımsız Kürdistan parçacıklarına götüren İslamcı ihanetin karşısında "solculuğun dezavantajlarından fariğ" bir alternatif olacak yerde, islamcılığın aklanmasına hizmet ediyor. Uzun vadede Bahçeli ile devam eden bir MHP senaryosu, bu entegrasyonu tamamlayacaktır; uzun bir milliyetçi maceranın varıyla yoğuyla ancak yaratabildiği tek kurumsal değer olan MHP, islamcılığa hizmet eder bir hale gelecek, milliyetçi kitle merkezsiz kalacaktır.

İdeolojik boyut ise, Gökalp gibi fikri mimarlarımızın bir ahlak felsefesi örgüleştirmeye girişmek yerine, din ile ikame kolaylığını seçmesi ile başladı. Ardından, ikame alışkanlığımız, 80 sonrası topyekün Türkiye'nin maruz kaldığı koflaşma döneminde adam yetiştirememe yahut yetişeni işlevselleştirememe problemimiz yüzünden, kanaat önderi alanına da sirayet etti. Nitelik olarak değilse de, nicel olarak, milliyetçi görünümlü islamcı söylem ve neşriyat genel milliyetçi havza içerisinde maalesef baskındır.

2. Neo-nazileşme

Rahatsız kitlenin kurumlarda ve üst-yapıda istediği temsili bulamaması, onu şimdilerde kimi Türkçü gruplarda ayak seslerini gördüğümüz neo-nazileşmeye itecektir. Rahatsızlık, olumlu bir dönüşüm atağının habercisi olacağı gibi, büyük bir hayal kırıklığı ve baskılanmışlık hissi ile, milliyetçilikle alakası olmayan bireysel-toplumsal nevroz ve travmalarla tevhid olup, hayatla rabıtası olmayan saçmapasan söylemlerin bulaşıcı bir hastalık hızıyla "uygun" durumdaki gençler arasında yayıldığı bir neo-nazilik furyasına dönebilir. Beyinsiz kas yığınlarından oluşan, milliyetçilikle ilişkisi mastürbasyon amacından öteye gitmeyen kitleler, Türk milliyetçiliğinin uluslararası ve ulusal bütün iddialarını yok edip, iyiden iyiye yer altına, bir daha gün yüzüne çıkmayacak şekilde hapsedecektir. Yaşamı önemseyenler milliyetçi olmayacak, ebedi kaybedenlerse milliyetçi olma ihtimali olan tek grup olarak, bu ayrıcalığı önemsiz bir alt-kültür mesabesinde devam ettirecekler.

3. Rusçuluk

Bir şeyle övünebilirim: Türkçe metin üretenler arasında Rusçuluğun karakteristiklerine, yöntemlerine, tehlikesine benim kadar sık ve derinlemesine değinen yazılar yazan kimse yok, ya da ben görmedim. Şimdilik özeti olarak Self-Determinasyona Farklı Bir Bakış yazımı vereyim, burayı tıklayarak okuyabilirsiniz. Bütün yazılarımda öne çıkan iki mesele var, ilki, Rusya kendi liderliğinde, sair ülkelerde Rusçu beşinci kol faaliyetlerini destekleyen bir milliyetçi blokun lideri olarak yükseliyor. İkincisi, Rusçu propaganda, her ülkede kitleselleşme potansiyeli olan, müspet, makul yahut kabul görmeye başladığını ispatlamış akımlara sızarak, mevcut rejimler&anlayışlar karşısındaki bütün alternatiflerin ve dolayısıyla alternatif senaryoların Rus çıkarları ile uyumlu olmasını temin eder. 

Rahatsız gençler, genç, seküler, dinamik, yaşama dair laflar eden (...) liderler görmek istiyorlar ve bulamıyorlar, örneğin. O zaman, dergisi ve enstitüsünde Putin'in bile yazamayacağı kadar Putinci yazılar çıkan Ümit Özdağ (Orduda Rusçu olmadığını beyan edip bizi rahatlatmış) tehlikeli değil midir? Aliyev'le sıkı fıkı, geçmişindeki Rusya bağlantıları aşikar Sinan Oğan tehlikeli değil midir?

Müspet ve rahatsız arayışın, geleneksel çizginin kendini dönüştürmesi ve aşması ile tatmin edilmesi çok önemli. Yoksa, küresel güçlerle Türkeş gibi özgün ve özgür bir şekilde pazarlık eden değil, direkt olarak onların çıkarlarına hizmet ederken suret-i haktan görünen bir Türk milliyetçisi yapı ile karşı karşıya kalacağız. 

4. Hürriyet-İstiklal Çelişkisi

Hürriyet ve istiklal, biri diğerinden daha az önemli olmayan iki kavram. Ancak milliyetçiler istiklali önemsediklerini söylerken, hürriyeti önemsemiyorlar. Yaşama hitap etmiyorlar: Şort giyen kızın meselesi, onlar için önemli değil. Bu zaten direkt olarak milliyetçilikle çelişen bir şey: Toplumunun iyi ve özgür yaşamasını amaçlamayan adamdan, milliyetçi olmaz. Bunun da ötesinde, şort giyen kızın meselesi önemli ya da öncelikli değilse, şort giyen kızların milliyetçi olmasını bekleyemeyiz. Yığınla farklı örnek verilebilir ama sonucu şuna çıkar: Milliyetçi yaygın söylem ve kurumlar, belli bir tip yaşam tarzı ve sosyo-ekonomik kesimin tektipliğinden müteşekkil olmakla kalmıyor, bunu arzuluyorlar, "diğerleri" ile kavga ediyorlar. Şu halde, yaşamın onca güzelliği karşısında bir gence "ya Türk olacaksın, ya güzel yaşayacaksın" denirse, ikincisini seçmesi yanlış yahut saçma değildir. Bugün milliyetçi olanların bile, uzun vadede bu çelişki yüzünden, özellikle zenginleştikçe&usandıkça milliyetçi daireden çıkması beklendiktir.

***

Hep tehditler mi? Birkaç fırsat da var elbette:

1. Her Firavun'a bir Musa düşer

Musa ile Firavun kıssası meşhur: Kahin, belli bir günde doğan bir oğlanın Firavun'u öldüreceğini söyler. Firavun da, o gün doğan bütün erkek bebekleri öldürtür. Yalnızca bir bebek, bir sepet içinde Nil'e emanet edilir ve kurtulur. Geri döner, Firavun'un çöküşü Musa elinden olur.

Pekala Firavun, kahin haklı olduğu için mi ölmüştür, yoksa o gün doğan bütün erkek bebekleri öldürüp, sayısız akrabayı kendine düşman ettiği, Musa'ya ortam hazırladığı için mi?

İslamcıların arsızlığı ve cahil cühela adamların akla zarar beyanlarına, hareketlerine rağmen maddi&manevi kazanç sağlaması (Gökçek belediye başkanı, Mısıroğlu'nun hatırı sayılır takipçisi var vs.) bir kitleyi kinlendiriyor. Bu kitle, cumhuriyet kazanımlarının bir şekilde tadına bakmış, bir nebze olsun adam gibi eğitim almış; muhteşem değilse de, yuh artık dedirtecek saçmalıkları da hemen tanıyabilecek kadar ilim ve irfan sahibi bir kitle. Kurucu idare yeterince merhametsiz değildi, ama bugün ciğeri beş para etmezlerin liyakatsizliklerine rağmen çıkar sağladığına şahit olanlar, yarın daha merhametsiz ve hareketli olacaklar. Zira Shakespeare'in de işaret ettiği gibi, doğuştan kör için renk, ışık çok önemli değildir ama kör edilen bir adam gördüğü zamanları, rengi, ışığı asla unutmaz. Bu nesil, ucundan da olsa bir şeyler gördü, tadına baktı ve islamcıların Yeni Türkiyesine karşı oldukça kinle dolmuş durumda.

2. Zamanın ruhu seküler milliyetçilikten yana

İnsanların fiziksel ortamları ile, davranışları arasında bir bağ vardır, mesela. Gecekonduda büyümüş bir insan ile, 15 katlı apartmanda, site bahçesinde büyümüş bir insanın davranışları, tamamen aynı eğitimi alsalar, aynı etnisite ve dinden olsalar bile farklılık gösterir. AKP'nin kentsel dönüşümü bile, AKP aleyhine aslında: Gerçi asla modern olmasa da, moderne benzeyen yaşam alanları inşası, insanların davranışlarını değiştirecek.

Etnik tansiyonun milliyetçiliği beslediği bir gerçek, bunun yanında dünyada farklı ve özgün olma trendi, büyük ölçekte bir tuhaf ve-fakat müspet bir milliyetçiliği de destekliyor. Milletiyle övünen vs. değil, milletiyle mutlu olan&olmak isteyen, milletiyle, özellikle Sami dinler öncesi kültürlerle, paganlıkla ilgili bir nesil geliyor bütün endüstrileşmiş ülkelerde. Türkiye de buna dahil. Bu tarihi bir fırsattır.

***

Elbette başka tehditler ve fırsatlar var, ancak en önemsediklerimi yazdım. Pekala şu durumda ne yapmalı? MHP'de değişim, hukuksuz bir şekilde engelleniyor, ne yapacağız, silahlı kalkışma yapmayacak, şarbonlu mektuplar yollamayacaksak? Biz Kürtçü yahut islamcı değiliz ki, teröristlik yapalım, değil mi?

Öncelikle, "hayatta kalmamız" lazım. Bundan kastım, birlikte, dayanışma ve örgütlülük içerisinde, niceliği önemli değil, Türkiye siyasetinde yer işgal edip etki yapan ve devamlılık göstereceğini ispatlamış bir grup olması lazım biz seküler milliyetçilerin. Askeri terminolojiden ödünç alırsak, şu süreçte bizim için en iyi strateji, "fleet-in-being" stratejisi.

Pekala bu strateji nedir? "Var olmaya devam eden donanma" stratejisi olarak biraz serbest çevirisini yapabiliriz. İspanyol armadasıyla başa çıkmaya çalışan İngiliz Arthur Herbert'in ortaya attığı bir konsept bu. Buna göre, İspanyol donanması İngiliz donanmasından çok daha güçlüyse ve açık bir karşılaşmada kaybedeceği kesinse, donanmayı hiç savaşa sokmamak daha makuldür. Zira, donanma kaybedilirse iki günde yenilenemez. Ancak donanma limanda demirli bir şekilde bile olsa var olmaya devam ederse, düşman için sürekli bir karın ağrısı teşkil edecektir. Sürekli olarak gözetlemek, olası tehditlere karşı gücünün bir kısmını donanmanın demirlediği limanların yakınında konuşlandırmak, sürekli kaynaklarını harcamak zorunda kalacaktır. Savaşın diğer alanlarındaki avantajlar yavaşça düşmanı barışa&tavize zorlarken, feda edilmediği için "yok edici" olmasa da "can sıkıcı" caydırıcılığını yitirmemiş bir donanma, hiçbir şey yapmadığı halde pozitif bir etkide bulunacaktır. 

O yüzden, seküler milliyetçilerin "ben seküler milliyetçiyim" demesi, mensubiyet duyduğu bütün kurum, parti ve oluşumlardan önce bu kimlik etrafında birleşip, bu kimliğin etkin ve etken bir aktör olarak var olduğunu ispatlaması gerekiyor. Bunu yaparken, Türk-İslamcılığı, islamcılığı ve solculuğu eleştirmeli ama "kitle" ile direkt olarak karşı karşıya gelmemeli: Zira özellikle Türk-islamcılar ve apolitikler, yok edilmesi gereken değil, kazanılması gereken kitleyi teşkil ediyorlar. Kendisine yaşam alanı açıp, esnek manevralarla kör dövüşünün dışında kalan, ancak kör dövüşüne uzantıları yoluyla etki eden ve müstakil bir seküler milliyetçi varlıktan söz ettiğimiz gün, kazanmak için bayağı bir mesafe kat etmişiz demektir.

Bir diğer meseleyi, yine askeri literatürden alıntılayayım. Yeni bitirdiğim bir kitap, De Re Militari, Roma'nın son döneminde yazılmış ve asırlar geçmiş olmasına rağmen hala bazı konularda bize ışık tutabiliyor. Yazar, Vegetius, diyor ki örneğin (mealen): Eski Romalılar, çok kalabalık düşmanlara bile en fazla 2 lejyon ve yardımcı bir birlik (Romalı olmayan, tabi uluslardan alınan askerler vs) gönderirlerdi. Zira, kalabalık bazen dezavantajdır. Kalabalık bir ordun varsa, lojistik bir baş belan var demektir: Orduyu doyurmak, sevk ve idare etmek, hastalıklarla başa çıkmak, disiplini muhafaza etmek, sayı ile orantılı olarak zorlaşır. Fakat disiplinli iki lejyoner birliği, devasa orduları mahvedebilir (Roma'dan önce de, Helenlerin Phalanx'ı aynı işlevi görüyordu). ve zafere daha az, ama daha disiplinli olduğu için ulaşabilir. 

Vegetius, disiplinin temel kuralını ise sürekli talim olarak veriyor, bugün de böyledir. Özellikle kadim devirlerde, bazı uluslar avantaj kazanıyordu. Türkler, Moğollar ve ortaçağ İngilizlerinin avantajı, yaşam tarzlarından ileri geliyordu: Her Türk yahut Moğol, atlı göçebe idi. Dolayısıyla yürümeyi öğrenmeden at binmeyi, ok, yay kullanmayı öğrenen çocuklar, üstelik kendi atlarıyla askere alınabiliyor, ayrıca bir talim terbiye ihtiyacını çok azaltıyorlardı. Yahut İngiltere, ortaçağ Avrupası'nda büyük okçu birlikler kurabilen tek ülkeydi: İngiliz köylüler, bir yaşam tarzı olarak okçuluğu benimsemişler, spor ve avlanma amaçlı çocuklarına okçuluğu sürekli öğretmişlerdi. Ortalama bir Ortaçağ ülkesinde bir Kral'ın okçu birlik kurması için, çocuk yaşlardan itibaren askere alıp, yıllarca talim yaptırması ve buna para harcaması gerekiyordu. 

Bazı ülkeler de çareyi, askerliği profesyonelleştirmekte buldular: Roma ve İskender Makedonyası gibi. Askerler devlet tarafından seçiliyor, düzenli aralıklarla eğitiliyor ve bunu temel meslek haline getiriyorlardı. Bu sayede rakiplerine üstünlük sağladılar: İşinden koparılarak savaşa getirilmiş köylüler kalabalık olabilir, ama saf düzeninde kimin nereye geleceğini bile önceden belirlemiş lejyon sisteminde, solu, sağı ve arkasındaki askerle uyumlu olarak savaşmayı birkaç yıl boyunca her yıl birkaç ay talim yaparak öğrenmiş bir avuç askerin karşısında duramazlar. 

Öyleyse seküler milliyetçiler, mevcut kalabalık karşısında "profesyonel" olmak zorundadırlar. Dil bilen, mesleğinde usta, pazarlama yapmayı beceren, nitelik açısından baskın hale gelmiş böyle bir kitle, kalabalıkları etkileyecek ve dönüştürebilecektir. 

Bunun yanında, MHP'nin baraj altında kalması senaryosu gündeme alınmalı. Böyle bir senaryo kısa vadede zarar verse de, uzun vadede faydalı olabilir. Seküler milliyetçiler, Türk-islamcılarla zıtlıklarını "zatları değil, fikirleri hedef alarak" derinleştirmeli ve ortadaki kitleyi bir tercihe zorlamalılar; bir yandan imajları ve etki değerleri&nitelikleri daha müspet olduğu için, özellikle "kaliteli" kitleyi seküler milliyetçilerin kazanacağından kuşku yok. Temel olarak, "müslüman" adamın dini hassasiyetleri ile milliyetçiliğin hiçbir alakası olmadığı fikrinin gayet normal karşılandığı bir düzlem yaratmak, birincil ve öncelikli hedeflerden olmalı.

Böyleyken böyle; yazıdan çıkacak sonuçlardan biri, açıkça görülüyor ki göbeğimizi MHP'ye bağlamamak gerektiği. Zira Meral Hanım seçilse bile, ahlaken ve fikren bu kadar yozlaşmış bir kitlenin düzelmesi bayağı sancılı olacaktır. Bahçeli'nin devam ettiği yahut Meral Hanım'ın seçildiği her iki senaryoda da, müstakil gücünü, "özgül ağırlığı"nı arttırmış, yerini muhafaza edip yaygınlaşmış seküler milliyetçi hareket, ya "çöken balina leşi" MHP'nin ölümünden sonra tek müspet alternatifi yaratacak, ya da MHP'nin ölmeden evvel can havliyle ele geçireceği tek "düzelme ihtimali"nin, gerçek bir düzelme, kalkınma ve dönüştürmeyle sonuçlanması için gereken insan sermayesi ve fikri altyapıyı oluşturacaktır. 

Ne olursa olsun, "ölmez bu hareket, ölmez bu dava".


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

370 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi