Üye Girişi

Üye Girişi

Genç kardeşim, bu senin hikayendir

24 Mar 2017

İlkokulda bir Din Kültürü ve Ahlaksızlık Eğitimi hocam vardı. Babamı tanır, sevmezdi. Milli görüşçüydü. Babamın bir talihsizlik eseri koyduğu arapça ilk adımla bana seslenir, "benim adım Bahadırhan" dememe rağmen ısrarla Muhammed derdi. Bir gün, defterimde bir bozkurt çıkartması gördü. "O ne?" dedi. "Rehberim öğretmenim" dedim. "Oğlum rehber peygamberdir, bozkurt hayvandır" dedi. Suratında o bilindik, lüzumsuz islamcı sırıtışıyla. Aklısıra, çocuk dimağımda bir din-millet çatışması çıkaracak ve cehennem korkusunun büyüklüğüyle bu kırılmanın din lehine sonuçlanmasını sağlayacaktı. Çocuk aklımla peygambere sövdüğümü, kıpkırmızı kesilip, bozkurta gözlerimi dikip "Benim rehberim bozkurt, ölene dek onun peşinden gideceğim" diye kendi kendime telkinle ahlaksız adamı zihnimden savuşturduğumu hatırlıyorum. 4. sınıfta olmalıyım. 

Ardından 5. sınıfta daha müspet, Ahlak Bilgisi'ne de sahip bir hocam oldu. Ona sormuştum, "Öğretmenim, milliyetçilik caiz midir?". Hiç unutmam, cebinden bir sürü kimlik çıkarmıştı: "Bu, nüfus cüzdanım. Bu, ehliyetim. Bu öğretmenevi kimlik kartım. Bu banka cüzdanım. Bunların hepsi benim için önemli ve bana ait. Bankaya gidince birini veriyorum, trafik polisine öbürünü. Millet de böyle, sahip olduğumuz kimliklerden biri. Ha, öbür tarafta sana milletini sormayacaklar. Ama bu tarafta milletin önemlidir ve bu kimliğe sahip çıkmak dine aykırı değildir." Bu güzelim cevabı, o yaşlarda bir çocuğun radikalleşmesine gidebilecek bir sürü yolu peşinen kapatmıştı. 

***

Sıkça anlattığım bir anım, bin defa anlatsam sıkılmam. Bir arkadaşım, ailesinin ülkücü olmayışına çok hayıflanıyordu. Babamın ülkücü olması onun için çok güzel bir şeydi. "80 öncesi mermiye kafa atmış" nesilden birinin ailesinde olmasını çok istiyor, babamı da bu açıdan çok etkileyici buluyordu. Bir gün denk geldi, babam, arkadaşım, ben, bir parkta yürüyoruz. Ben, güya babamı gaza getirip, faşistlik yaptırıp, bak ne kadar dehşetengiz bir babam var diye hava atacağım ya, parkta kafasının üzerinde dönen hiphopçı çocukları gösterip "Baba, her gün şehit haberleri geliyor, şunların derdine bak. Kafalarının üzerinde dönüyorlar. Hepsini keseceksin bu piçlerin." dedim. Sarkık bıyıklarının arasından bir küfür savurup hepsini keseceksin evet demesini beklerken, şöyle dedi: "Öyle deme oğlum, bu memlekete onlar da lazım. Bütün mücadele, bu çocukların kafasının üzerinde dönmesi için zaten. Biz kurşunu sen istersen kafanın üzerinde dön diye yedik."

***

Erciyes Zafer Kurultayı zamanı... Annem, etrafında kadın kolları, konuşmacı bir kadını eleştiriyor, ağzını şekilden şekle sokarak: "Irtı ısyıdın geldik falan fişman... Ya ne saçma sapan konuştu, burada herkes biliyor Orta Asya'dan geldiğini. Bize Orta Asya'dan geldiğimizi değil, orayı nasıl özgürleştireceğimizi, bura için ne yapabileceğimizi anlat. Bıktım usandım beylik laflardan, ülkücüye ülkücülük satıyorlar, boş laf... Bize vizyon lazım, akıl lazım, ayakları yere basan planlar lazım..."

***

Fırat'ın annesiyle konuşuyorum telefonda. Sesim titriyor, konuşamıyorum. Aşağı yukarı benim yaşımda, benimle aynı kimliği taşıdığı için o annenin elinden alınmış. Ben hiçbir şey yapamamışım. Utanıyorum, sıkılıyorum, konuşma bitsin de bu cehennem azabından kurtulayım diyorum. Konuşma bitiyor, bir daha annemin yüzüne hiç bakamayacakmışım gibi hissediyorum: Fırat annesine şakalar yapamaz, gönlünü yapmak için şöyle bir turlayalım diye koluna takıp gezdiremezken, ben nasıl yaparım? Akşamına Ülkü Ocakları Genel Başkanı'nın ülkücüleri nasıl tehdit ettiğini okuyorum. "Anne" diyorum, "bir kahve yap da içelim."

***

Bir zaman evvel, bir şiirimde Allah'ı kendi arzu ettiğim şekliyle kullandım da, lüzumsuz dini hassasiyetlerini zedeledim diye bir arkadaşımla, X diyelim, hafifçe tartışıyorum. Tavrı o kadar lüzumsuz geliyor ki, alttan almıyorum, üstüne gidiyorum. Tatlıya bağlamıyoruz. Zaman geçiyor, bir telefon: "Bahadır, X'e saldırdılar, parmakları koptu. Hastaneye gidiyoruz." Hemen haber yaptırmaya çalışıyorum her yerde, solcular ülkücü öğrenciye saldırdı, parmakları koptu. Kullanıcıların içerik ürettiği sitelerde de yazıyorum, hemen onlarca dalga geçen yorum, iftira, karalama... Ve çok geçmeden basında okumaya başlıyorum: Ülkücü görüşlüler devrimcilerle çatıştı. Devrimci öğrenciler satırla yaralandı...

***

"Şu öksüz Türklüğümü" ve tecavüze uğramış bir genç kız kırıklığından ibaret milliyetçiliğimi düşünüyorum. Mesela, kendisini milleti için feda etmeye hazır olduğunu durmadan beyan eden insanlar, neden millet tarafından baş tacı edilmez? Millette mi sorun var, bu adamlarda mı?

Zatımda doğumumdan itibaren edindiğim üstünlükler bulunduğuna inanmıyorum. Elbette çok yakışıklı olmam bir üstünlüktür, ancak herhalde Türklüğümde bir üstünlük yok. Bu beni daha fazla hak sahibi yapmıyor. (Daha az hak sahibi yaptığı vakidir, bununla kavga ediyorum.) Bu yüzden Türklüğümle övünmüyorum, ama Türklüğümden mutluyum. İngilizcem çok iyi, fakat Türkçem daha iyi. Anadilimde çok mutlu ve rahatım, dilimi çok iyi, bütün inceliklerinin tadını çıkaracak şekilde konuşup anlıyorum. Bu dilde anlaştığım insanlarla, aynı konulardan bahsetmek istiyorum, milliyetçiliğimin özeti bu. Güzel, kaliteli bir hayat yaşamak, bir millet olma şuurunda olan toplumumla, bireyciliğimi, bireyin mutlaka cemiyete borçlu olduğu hakikatini idrak ile tevhid ederek, cemiyetime borcumu faydalı, terbiyeli, namuslu bir fert olarak ödemek istiyorum. 

Sonra aklıma geliyor, hayal ettiğim hayat, anavatanımda imkansız. Çünkü anavatanımda "millet" yok, etni var, din var, ümmet var, halk var; medeniyet yok. Düşünüyorum, öyleyse ben neden sözgelimi İsviçre vatandaşı olmayayım? Orada devlet başkanı ile fabrika işçisi kanunlar önünde eşitse, rasyonel olarak İsviçre vatandaşı olmak ve oranın milliyetçiliğini yapmak daha doğru değil mi? Neden onca arkadaşım gibi ben de "Türkiye'den siktir olup gitmek" hayalinin peşine düşmeyeyim? Üstelik imkanım da var. Üstelik, burada milliyetçiler bile beni sevmiyor.

Aklım, yeniden o ahlaksızlık eğitimi hocasına gidiyor. Güya benim milletperverliğimi kırmak için, bir menkıbe anlatmıştı. Hangi savaş olduğunu bilmiyorum, Hendek olabilir. Müslümanlar kafirlere karşı savaş veriyorlar. Bir zat, sanırım adı Guzman idi, döne döne savaşıyor, kafirleri yere çalıyor, kahramanlığıyla göz dolduruyor. En son yaralanıp düştüğünde, sahabeler ağıt yakıyorlar, fakat peygamber "O cehennemliktir" buyuruyor. Şaşıran sahabelerden biri, artık ölüme çok yaklaşmış Guzman'ın yanına gidiyor. Guzman ona diyor ki: "Dininiz umrumda değil. Ben fidanını ellerimle diktiğim meyve bahçelerim için savaştım, başkasının eline düşmesin diye." Hocam yine o islamcı sırıtışıyla, işte diyor, devlet, millet, bayrak için şehit olunmaz, din için şehit olunur. 

Çocuk aklımla o adamın müslümanlardan daha haklı olduğunu düşünmüştüm. 27 yaşımda, hala aynını düşünüyor, ve o yüzden islamcılıkla savaşmayı, islamcılığın "benden olan"ı bile bana düşman ettiği bu kirli savaşta, en yakınımın bile kalbini ya da kafasını kırmayı göze alıyorum: Dininiz umrumda değil. Ben fidanını ellerimle diktiğim meyve bahçelerim için savaşıyorum. 

"Benim dedemle yan yana
Yazılı kalacak adım
Yıldızların söneceği
Güne yıldızlar sakladım."

İlgili yazılar: 

Bir Jakoben'in Güncesinden
Çakıroğlu'nu Anarken: Ruh Sağlığını Korumak
Ülkücü Hareketin Uzun Çocukluğu
Genç Milliyetçiye Mektup
Müslümana Biçilen Don
Gelecekteki Ülkücüye Mektup
Cin Hastanesi ve Turan
Biz Ülkücü Erkekler
Ülkücü Şehit Mürsel'in Aşk Hikayesi


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

546 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi