Üye Girişi

Üye Girişi

Bir Darbenin Tekerrürü: Kapp'tan Fethullah'a

11 Nis 2017

"Geçmişten adam hisse kaparmış, ne masal şey
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar
Hiç, ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"

Mehmet Akif böyle diyor. Tarihte şüphesiz kendini tekrar eden motifler vardır. Fakat mübalağaya kaçarak geçmişte bugüne ışık tutacak birtakım örüntüler arayıp durmak da herhalde tehlikeli ve körleştirici bir hareket. Tarihin bize bir sözü yok, olaylar geçmişte olduğu gibi aynen tekrar etmek zorunda değildir. 

Yine de, geçmişteki olayların oluş şekilleri ile bugünün manzarası arasındaki benzerlikler bize bir fikir verebilir. Bu açıdan 15 Temmuz Darbe Girişimi ile, 13 Mart 1920 tarihli, Almanya'daki Kapp Darbe Girişimi arasındaki benzerlikleri irdelemeye değer. 

Almanya'nın Genel Manzarası

Almanya'da 1. Dünya Savaşı'nın ekonomik, askeri ve sosyal travmalar yaşattığı malumdur. Bunlardan en sorunlu olanlarından biri, askeriyenin tasfiyesidir. Savaşın galiplerinin dayattığı şartlarda Almanya'nın ordusunu 100.000 kişilik bir nevi jandarma gücüne indirgemesi gerekiyordu. Weimar Cumhuriyeti kurulurken, paramiliter bir teşkilat olarak Freikorps (Bağımsız Birlikler) eski erat ve subaylar tarafından alternatif bir orduya dönüştürülüyordu. Bunda Weimar devlet adamlarının da etkisi vardı: Prusya'nın meşhur "Büyük Erkan-ı Harbiye"si, yani Genelkurmay'ı, Truppenamt (Asker Ofisi) isimli ve zararsız görünümlü bir şube altında örgütlü varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bu ofisin kurmay direktifleri doğrultusunda hareket eden Freikorps, ülkenin çeşitli bölgelerinde ayrılıkçılara, komünistlere ve Alman varlığı için tehdit görülen diğer unsurlara karşı baskı yaratan ve kimi zaman ufak çaplı harpler çıkaran bir "paralel ordu" olarak devlet tarafından da bir dereceye kadar destekleniyordu. 

Freikorps, Almanya'ya bahşedilen kotayı resmi olarak delmeyen ancak ordunun nüfusunu oldukça büyüten bir yapı olarak Versailles şartlarının etrafından dolanıyordu. Daha sonra Hitler döneminin önde gelen komutanları olacak birçok isim (Friedrich Alpers, Wilhelm Keitel, Eduard Dietl, Reinhard Heydrich, Paul von Kleist gibi) Freikorps'un mensubuydular. 

Weimar dönemi I. Dünya Savaşı akabinde monarşinin ve Prusya hegemonyasının kalkmasıyla doğan boşluğu dolduran zayıf bir merkezi hükümeti temsil ediyordu. Monarşizm taraftarı muhafazakar askerler ve soylular monarşizme dönüş olmasa bile otoriter bir rejimi savunuyorlar, buna karşılık liberaller-sosyal demokratlar Weimar statükosunun yanında yer alıyor, komünistler de bu güç boşluğunu değerlendirerek bir devrim ateşlemek istiyorlardı. 1919'da Nisan'dan Mayıs'a dek varlığını sürdürmeyi başaran Bavyera Sovyet Cumhuriyeti bunun işaretlerinden biriydi. Bütün bunların yanında, ta Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu'ndan kalma parçalı federal yapının karmaşıklığı, Almanya'nın her bir bölgesinin bambaşka yerel sorunlar ile boğuşurken kalanından uzaklaşması neticesini doğuruyordu. 

Bu dönemde Almanya'da bir komünist kalkışmanın yerel girişimlerin çok ötesine gidip bütün memleketi saracak bir büyük operasyona dönüşeceği beklentisi aydınlar ve devlet adamların ortak görüşünü teşkil ediyordu. 

Kapp Darbesi

Walther von Lüttwitz, Berlin ve civarının garnizon komutanı olmasının yanında, Alman silahsızlanmasının sevk ve idaresinden, bunun yanında (paralel olarak) Freikorps'un genel komutasından sorumluydu. Kendisi mezkur darbenin askeri ayağını teşkil ediyordu, ancak ilk ilginç benzerliğimiz burada karşımıza çıkıyor: Darbenin asıl planlayıcısı, öncüsü ve sembolü, Wolfgang Kapp isminde bir sivildi. Kapp, memurluk ve vekillik gibi görevlerde bulunmuş bir gazeteci-aktivistti. Monarşizmin ateşli savunucusu bir milliyetçi olarak, resmi görevleri vasıtasıyla değilse de, etrafına topladığı "cemaat"le ciddi bir etki değerine ulaşmıştı. 

Weimar Cumhuriyeti yetkilileri, Kapp'ın ateşli cemaatinin ve paralel ordu vasfını üstlenmiş Freikorps'un bir darbe hazırlığında olduğunun farkındaydılar. Freikorps'u ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Freikorps Weimar'ın dağılmasını engellemiş, cumhuriyetin düşmanlarını oldukça sert tedbirlerle ezmişti, ancak hem Versailles'i deldiği için galiplerin baskıları, hem de rejime karşı tehdit haline gelmiş olması nedeniyle, Freikorps'un kaldırılması zaruret haline gelmişti. 31 Mart 1920 tarihinde Freikorps'un tamamen kaldırılması kararlaştırıldı. Polis içindeki unsurlar, von Lüttwitz'e sair Freikorps subayının tutuklanacağı bilgisini ilettiler. Ortadan kalkmak istemeyen Freikorps için hareket vakti gelmişti. Daha sonra Hitler'in Birahane darbesinde de göreceğimiz Erich Ludendorff gibi emekli generallerin de öncülüğünde Freikorps harekete geçti.

Ordu ve polis unsurlarının Alman kanı dökmekteki isteksizliği nedeniyle Freikorps darbesi başlarda başarılı oldu ve Berlin'i ele geçirdiler. Ancak Başkan Friedrich Ebert önderliğindeki hükümet Dresden'e taşındı ve Alman halkına çağrı yaptılar: Bir diğer ilginç benzerlik. Çağrı, sosyal demokratlar, liberaller ve sosyalistlerin desteğiyle geniş yankı buldu ve grevler ile sivil direniş, darbenin enerjisini söndürmeye başladı. Berlin ve büyük şehirlerde bütün altyapı hizmetleri durmuş, kesintiler ve hatta açlık tehlikesi baş göstermişti. Bürokratların da greve ve itaatsizliğe katılmasıyla, tarihte belki de ilk defa bir askeri darbe, sivil direniş tarafından durdurulmuştu. 

Darbe Sonrası

Her ne kadar Alman halkının darbeyi durdurması Weimar için önemli bir destek olarak görülebilirse de, sonuçlar böyle olmamıştı. Özellikle merkezden uzak bölgelerdeki grevler, düzenin sağlanmasından sonra da devam ederek yer yer silahlı kalkışmalara dönüştüler ve komünist hareketlere eklemlendiler. 

Darbe girişimini takip eden seçimlerde Milliyetçi Alman Milli Halk Partisi ile Sosyalist Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'nin oylarını arttırdığı ve merkez siyasetin zayıfladığı görüldü. Darbe görünürde başarısız olmuş ancak toplumsal kutuplaşma belirginleşmeye başlamıştı. 

Almanya'nın kurtarıcısı olarak General Paul von Hindenburg'un başkanlığa yükselmesi de bu manzarada gerçekleşti. Politika üstü kimliğiyle von Hindenburg, I. Dünya Savaşı'nın başarılar göstermiş bir komutanı olarak halkı birleştirecek bir başkan işleviyle Weimar Cumhuriyeti'nin başına geçti. Görüş olarak muhafazakar-milliyetçi ve yer yer monarşist teamülleri olan Hindenburg, şahsi ağırlığıyla Weimar'ı bir arada tutsa da, Almanya kaçınılmaz dönüşüme doğru gidiyordu. 

Kendisi her ne kadar Hitler'e "Bohemyalı Onbaşı" dese de, nihayet Hitler'e Şansölyeliği veren insan oldu. Hasta yatağında Hitler'in kendisinden aldığı "kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi", Hitler'in ölümüne dek bütün hukuki meşruiyetini teorik olarak dayandırdığı yetki oldu; Hitler de jure olarak asla kendisini Başkan ilan etmedi, Führer ünvanı ve kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini kullandı. Nihayet Weimar'ın kısa süreli demokratik tecrübesi lağvedilmiş, Naziler milliyetçi ve hatta sosyalist yükselişi kendi Nasyonal Sosyalist mobilizasyonlarına eklemleyerek devleti ele geçirmişlerdi. Sonrası malum.

Ve Bizim Darbe

Türkiye'deki darbe girişiminden sonra ülkede gerginliğin azaldığını ve bir birlik beraberlik ortamının oluştuğunu söylemek zor. Ülkenin başına Fethullahçıları kendi elleriyle bela edip bunu itiraf edenler, önceleri aldandık deseler de artık aldanmadık diyorlar ve bir adım daha ileri giderek, bütün muhaliflerine Fethullahçı yaftası yapıştırmaktan çekinmiyorlar. Yenikapı Ruhu denen nanenin yalnızca biat edenlere açık olduğu belirgin bir şekilde görülüyor. Toplumsal kamplaşma artarken, bu dağılma tehlikesinin, alevi-sünni, Türk-terörist Kürt, Seküler-terörist islamcı gerginliğinin yaratacağı çöküşün önüne geçme bahanesiyle yetkileri ve güçleri tek şahısta teksif edecek bir anayasa önerisini oylamak için referanduma gidiyoruz. 

Kapp darbesini gündeme alarak bakınca, Türkiye'de Fethullahçı darbe girişimi kesinlikle başarıya ulaşmıştır diyebiliriz. Türkiye'nin kurumları içten içe islamcılar tarafından yıllar boyu çürütüldükten sonra son darbe bununla vurulmuş, Türkiye helezonlar çizerek, kurtulma noktasını çok geride bırakmış bir halde girdabın göbeğine çekilmiştir. Darbe rejimi ele geçirmek anlamında başarılı olsaydı, bundan daha baskıcı bir rejim kurmayacaktı. Şu halde insanların darbeye karşı olması için ellerinde makul ve müspet bir neden kalmamıştır: Bizler darbeye Erdoğan'ı sevdiğimiz yahut onun evlatlarının karıştırdıkları işlerin saklanması gerektiğini düşündüğümüz için değil, hürriyetimize aşık olduğumuz ve kanla kazandıklarımızı kanımızı dökmeden hiçbir imama vermeyeceğimiz için karşıyız. Eh hürriyetimiz tahdit edildiğine göre, hiçbir taraf seçemeyeceğimiz saçma ve çok tehlikeli bir ikiliğe sürükleniyoruz: İslamofaşizm ve kürtçü-küreselci faşizm arasında "yerli ve milli" bir seçeneğimiz olmadan öylece kalakalacağız. 

Kapp darbesi nasıl Almanya'da Hitler'in iktidara gelişinin yolunu açtıysa, Fethullahçılar Mahzuni'nin "hiçbir şey gelmese bile elinden / fesat tohumunu ek de öyle git" dediği gibi son darbeyi, Erdoğan'a yeterli bahaneyi sağlayarak vurdular. Ve onun yıllardır arzu ettiği saltanat kurma hayali için en ciddi adımını bütün gücünü seferber ederek atmasını sağladılar. Referandumda evet çıkması, Fethullah'ın ve işbirlikçileri-müttefiklerinin Türkiye'ye vurduğu darbenin etki ve sonuçlarının kalıcı olması anlamına gelecek. Böyle bir senaryoda, tarih tekerrür ederse, ülke uzun bir istibdat döneminin ardından büyük bir müdahaleye uğrayacak ve ancak o zaman akıllanıp, sorunlarına yapısal ve akılcı çözümler aramanın peşine düşüp, bu belayı başına açan zihniyeti de veba gibi lanetleyecektir. 

Bir milliyetçi olarak Türkiye'nin yaşaması gereken hesaplaşmanın demokrasi ve hukuk içerisinde daha az çalkantılı geçmesini istiyorum haliyle. Ancak belki de -evet iradesi çıkarsa- bu halk bunu hak ediyordur ve bizim önemsiz hayatlarımız mahvolacaksa da, geleceğin Türk gençleri nasihatten değil musibetten hisse alarak çok daha güzel bir Türkiye'yi ancak bu kadar dibe vurarak kurabileceklerdir. Bu ikinci senaryoyu belki de evet çıkarsa bir teselli bulmak için dile getiriyorumdur, emin değilim.

Şu halde Türkiye bunu oylamaya gidiyor: Akılla, daha az acı çekerek, müspet yöntemlerle mi çözelim, musibete uğrayarak, ölerek, ezilerek mi akıllanalım?


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

107 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi