Üye Girişi

Üye Girişi

Yeni Partiye Dair

14 Tem 2017

Farklı versiyonlarını dinlediğim ve anlatmayı çok sevdiğim bir fıkra var. Marksistlerin uluslararası bir kongresinde, tartışma konusu Marx'ın kitabının revizyona tabi tutulması imiş. Ortodoks marksistler ile revizyonistler arasında çekişmeli bir kongre. Her ülkenin heyeti sırayla söz alıyor, kimisi kitabın revizyona ihtiyaç duyduğunu söylüyor, kimisi olmaz öyle şey diyormuş. Sıra Türk heyetine gelmiş, revizyonist Türk heyeti, bize has bir üslupla fikirlerini beyan etmişler: "Ulan biz Allah'ın kitabını reddedip geldik, Marx kim oluyormuş?"

Yeni parti, şüphesiz "ülkücülerin alternatif partisi" yahut ülkücülerden kopan, ülkücü tabanın kendine düşen payıyla yetinecek bir parti olmayacak, bu yönüyle asla bir yeni BBP değildir. Aksine, Akşener'in şahsında temsil edilen, Türkiye'nin "ortalama iyi" insanının siyasette temsil edilmiyor olmasından şikayetinin doğurduğu bir dalganın partisi olacak. Ancak -benim adıma sevindirici bir şey- bu partinin hikayesi de, insan kaynağı da ülkücü menşeinden izler taşıyacak; zira binlerce ülkücünün despot ve hiçbir ahlaki doktrinle açıklanamayacak bir parti yönetimine karşı isyanıyla başlayan, merkezinde bu mücadeleyi vermiş isimleri hala barındıran bir sürecin meyvesi olacak. Bu sebepten, yeni parti meselesinde ülkücüler, mezkur marksistler gibi: Biz duygusal bağlarımızı, kırması en zor, kendi kendimize taktığımız kelepçeleri kırıp geliyoruz. Bunu da sırf reaksiyon vermek için yapmıyoruz, gerçekten demokrasi eksikliğinin, bireyi yok sayan stalinist bir rejimin ne kadar faydasız ve hatta zararlı olduğunu gördüğümüz, bu hatadan çıkardığımız dersle aksiyona geçmek için geliyoruz. Öyleyse yeni partiden ilk beklenti budur: Mensuplarına maraba muamelesi yapmayan, parti içerisinde yükselişin emeğe, fikri yetkinliğe ve kitle teveccühüne bağlı olduğu bir yapı.

Partinin nüvesini teşkil edecek ülkücülerin içinde bulundukları ikilem oldukça acı bir manzara çiziyor. Bir yanda "Ölmez bu hareket, ölmez bu dava" şarkısını duyunca gözleri hala yaşla dolduran hatıralar, anılar ve duygusal bağlar; diğer yanda mevcut yapının en iyi niyetli insanları bile yozlaştıracak kadar kötücül bir mayayla bozulduğunu idrak... Öte yandan Türk milliyetçiliği popülerleşmek, omurgasını kaybetmeden, ancak markasında değişiklikler yaparak toplumsallaşmak da istiyor. Basit bir örnek verecek olursak, daha bugün Times'ta yayımlanan bir Akşener analizi, oldukça müspet şeyler söylemesine rağmen, ülkücü hareketin geçmişine dokundurmayı ihmal etmedi. Ben bir ülkücü olarak 80 öncesi verdiğimiz mücadeleyi sonuna kadar haklı buluyor ve kendimce entelektüel zeminde bunun tartışmasını yürütecek argümanlar üretiyorum. Ancak sorun pratiktedir: Ne zaman ağzımızı açsak ya da bizden birisi ulusal-uluslararası üne kavuşsa, iletişimsel mecradaki zayıflığımızdan ve medyanın "eşik bekçileri"nin bize düşman olmasından, kurdukları ağın etkili olmasından ve nihayet bizim beceriksizliğimizden kaynaklanan dezavantajlarımız var. Uzun uzun kendimizi ve "ne olmadığımız"ı anlatmaya çalışırken zaman kaybediyoruz; sırf bu nedenden bizden olabilecek insanları kazanamıyor, hatta bazen bizden olan insanların herkesin içtiği sudan içerek, kendi mazimize söverek "prim" yaptığına şahit oluyoruz. Siyasete uygulanacak yeni bir "ikonoloji" bu dezavantajımızı kimliğimizi büsbütün yitirmeden aşmamızı sağlayabilir. Benzerini AKP'nin uygulayıp başarılı olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu meseleyi çok dağıtmak istemiyorum ama çok yakın zamanda tecrübe ettiğim ve canımı sıkan bir olayı paylaşayım. Bir Alman sanatçıyla söyleşi yaptım. Sanatçı, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Rahmi Oruç Güvenç'ten saygıyla bahsediyor, ona "usta" diyordu. Söyleşiden sonra sohbete devam ettik. Türk kültürüne ilgisinden ve "Ergenekon" diye bir şarkı yaptıklarından bahsetti. Sonra ekledi: "Fakat bu Bozkurtlar denen ve terörist olan bir yapının simgesiymiş..." Rahmi Oruç Güvenç, ülkücüydü. Söyleşi yapan ve sohbetten keyif aldığını ifade ettiği ben de öyleyim. Fakat bizim ülkücü olduğumuzu bilmeden bir nevi pot kırdı. "Hanımefendi, ben de bir Bozkurtum" dedikten sonra da cevap vermedi. Biz bu imajla ne kadar iyi, başarılı yahut saygın olursak olalım, baş edemiyoruz. Öyleyse Türk milliyetçiliğine yeni bir sayfa açabiliriz, 44 nesli, 69 kongresi nesli, 90lar nesli aslında hep farklı sayfalar açmışlardı. Bazısı partileşerek, bazısı mevcut parti içinde sayfalardı bunlar. Şimdi yeni bir sayfanın ve partinin zamanı gelmiştir. 

Bütün bunlardan hareketle, partinin hem ideolojik-söylemsel çizgisinde, hem de yapılanış şeklinde yenilikler olmalıdır. Yeni bir MHP inşa edeceksek, zaten Bahçeli bir süre sonra ölüp gidecektir, bekleyebilir ve denenmişi yeniden deneyerek zaman kaybedip, duygusal yönümüzü tatmin edebiliriz. Ancak iddiamız çok daha büyükse, "vaktimiz geldi" diyor ve artık ulusal-uluslararası arenada ciddi söz sahibi olacağız diyorsak "ülkücüler"in teşkil ettiği ama mevcut "ülkücülük"ten farklı bir ürün ortaya koymak zorundayız. 

Partinin doğuş hikayesinde bir "insan hakları" kavgasının var olduğu unutulmamalı. Bu tarihi bir fırsattır, insan haklarını, evrensel değerleri -musibet neticesinde de olsa- lafta değil özde benimsemiş bir milliyetçi hareket, Türk tarihinin yüz akı olacaktır. Cumhuriyeti kuran milliyetçilerdi, demokrasiyi tesis eden de, umuyoruz ki Türk milliyetçileri olacak. 

Pratikte Türk milliyetçisi olup teoride buna soğuk bakan, yahut teoride de kendini milliyetçi tanımlamış ancak "mevcut milliyetçilikler"den uzak duran çok kalabalık bir kitle var Türkiye'de. Bu insanlar milliyetçiliği sürekli tarihe atıf yapan, beş para etmez laflar edip hiçbir gerçek derde çare olmayan bir saçmalık olarak görüyorlar ve haksız sayılmazlar. Milliyetçilikten vergi meselesini, genç kızlarımızın gece parklarda taciz edilmeden gezebilme özgürlüğünü, uluslararası itibarımızı, vatandaşın devlet karşısındaki şeref ve itibarını korumayı anlayan bir milliyetçi söylem tesis etmeyeceksek, yeni bir parti kurmaya da ihtiyacımız yok demektir. Bunu tesis ettiğimiz takdirde ise, Türkiye'nin en eğitimli, en nitelikli ve varlıklı kesimini kucaklayıp görünür kılacak büyük bir restorasyon sürecinin mimarı olmamız işten bile değildir. 

Yeni partinin tüzüğü ve tüzüğün uygulaması, yerelden genele kitle iradesini sansürsüz yansıtacak bir usulde olmalıdır. Tüzük mağduru bir kitlenin, uğradığı zulümden sonra kendisinden olmayanlara da "gelin birlikte temiz bir Türkiye inşa edelim" diyerek birleşip kuracağı bir partiden başka türlü hareket beklenemez. Pozitif ayrımcılık ve kota usulüne prensipte karşı olsam da, siyasetin tıkanmışlığına kısa sürede çözüm olabilmek için kadınlar ve gençlere sabit kotalar ayrılmalıdır. En önemli husus ise, "kadın kolları" garabetinin sona erdirilmesi olacaktır. Kadınlara "siz de şurada kendi aranızda oynayın" diyen bir yapı değil, hak eden kadınların il başkanı olduğu, kadın-erkek ayrımı yapmayan bir parti modeli istiyoruz. İktidara geldiğimizde Aileden Sorumlu Bakanımız erkek, Savunma Bakanımız kadın olsun, örneğin. Kadını klişelere hapseden anlayışla mücadele edip, Çiller'in ulaştığı makama henüz ulaşmasa da ondan daha uzun soluklu ve çıtasını düşürmeden siyaset yapmaya devam eden Akşener'in omzuna tarihin yüklediği bir diğer vazife de budur. 

Partinin gençlik yapılanması Ülkü Ocakları'nı da, mevcut gençlik yapılanmalarını da taklit etmemeli. Avrupa'da faal olan gençlik yapılanmalarının siyaseti ne kadar etkilediği ve nasıl bir know-how biriktirdiği gözümüzün önündedir. Çok daha aktif, insanlara gençliğin dinamizmi ve yaratıcılığı ile ulaşan, genç kitlenin çok daha ötesinde bir kitleye hitap edip katma değer yaratan bir gençlik örgütlenmesi, istatistiklerin sosyal medya kullanımı, siyasi tercihler ve siyasete katılım özellik ve yatkınlıklarına dair ilginç tespitler yaptığı gençliğin enerjisini ülke yararına kullanacaktır. Eylemci, özgür ve kişiliği zedelenmeyen, aksine kişilik sahibi kılınmış bir gençlik hareketi, Z neslini yakalayacak, Trump'ı iktidara getiren rüzgar gibi trendleri, kendi nicel kapasitesinin çok ötesine ulaşan bir etki değerini yaratabilecektir. Klasik iletişimsel faaliyetlerin ötesinde, böyle "gerilla reklam"dan, iletişimsel eylemcilikten anlayan bir gençlik, basın görünürlüğünü ek bir bütçe olmadan sağlayacaktır.

İnsanlar, Meral Hanım'ın etrafında siyasetin gediklilerinden çok, kendini ispatlamış, güven veren isimler görmek istiyorlar. Bunlar teknokrat olabileceği gibi gazeteci, yazar, sanatçı, iş adamı da olabilirler. Ancak geçimini siyasete yıkıp, delege ağalığı ya da makam parsellemeyle yıllardır hiçbir reel kazanım sağlamadan karşımıza çıkmasına alıştığımız isimleri istemiyoruz. MHP'yi dönüştürme çabasında bazı isimler ve söylemler belki de mecburiydi; ancak şimdi böyle bir mecburiyet yoktur. Meral Hanım'ın bu yüzden biraz "kıyıcı" olması gerekliliği de onu bekleyen zor meselelerden biri. 

Herkesin çapı ve liyakati ölçüsünce içinde yer alabildiği, sesini duyurabildiği ve adam yerine konduğunu hissettiği bir parti, AKP-Özal deneyleri gibi "toplama" olmaktan kurtulur, kısa sürede belki MHP kadar benimsenen, yuva addedilen bir adrese dönüşebilir. Türk siyasetinin en tuhaf ve tıkanmış yıllarında böyle bir duygudaşlığı da doğru söylemler ve doğru teşkilatçılık-teşkilatçı tercihleri ile inşa eden parti, AKP'nin çok isteyip de elde edemediği, üzerinde sakil duran "Yeni Türkiye'nin mimarı" unvanını hak ederek alacaktır. Zira millet olma halimizi yitirdik ve insanların Akşener'de gördüğü, kuşatıcı, kapsayıcı, marjinallikten uzak, yeniden milletleştirecek bir "popüler milliyetçi" figür ve siyasi temsildir. 

Akşener'den değil, partinin teşkilatlarında görev alacak "kadrosu"ndan beklediğim ise, Akşener'in bir peygamber değil, lider olduğunu idrak etmeleri. Her kurumda her yetki ve makamın kendince bir işlevi vardır. Liderden her işlevi yerine getirmesini beklemek despot özleyenlere has bir davranış. Akşener bir lider figürü olarak uygun ve doğru bir adres; ancak onun bizi başarıya taşırken yerine getireceği görev ve işlevleri olduğu kadar, bizim de var. Liderin micromanagement denen, en küçük detaya kadar kurgulayıp sevk ve idare ettiği bir yapı imkansız olduğu kadar, zararlıdır da. Kadronun proaktif olup liderinin elini kolaylaştıran, çarpan etkisi yapacak değer üreten bir nitelikte olması şarttır. 

Meral Akşener'in liderliğinde kurulacak yeni partiye dair insanlarla sık sık sohbet ediyoruz. Bu yazı sistematik bir projelendirmeden ziyade, bu "aklımdan geçenler"in kesit kesit sıralamasından ibaretti. Proaktif olacağımızı, birey olacağımızı, gerçekçi bir çalışma ahlakıyla hareket edeceğimizi düşündüğüm yeni yapımızda bu tarz mülahazaların paylaşılmasını faydalı görüyorum, umarım faydalı olmuştur.

Akşener'in liderliğinde kurulacak yeni partiden beklentim-beklentimiz, kısaca, onu tek lider namzedi yapan dinamikleri doğru okuyup, bunlar doğrultusunda hareket etmesidir. Şimdiye dek bunu büyük ölçüde başardı, son dönemeçte yorulmamasını temenni ediyor, elimizden gelecek her türlü destekle sonuna kadar yanında olduğumuzu beyan ediyoruz. 


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Yorumlara dahil kullanıcılar

  • Eline sağlık yine güzel bir yazı olmuş. Benim aslında fırsatını bulabilirsem hanımefendinin kendisine doğrudan iletmeyi tasarladığım birkaç nokta var. Buradan da paylaşarak bir kamuoyu oluşmasını sağlayabileceğimi umut ediyorum.
    Her ne kadar MHP içerisinde hareket alanı bulamayan ve birtakım gerekçeler ile genel merkezden, - kendi istekleri dahilinde ya da değil- uzaklaşan Türk milliyetçileri için bir nefes alma alanı oluşuyor olsa da, bu oluşumda bugüne kadar mesai harcamış, süreç boyunca hanımefendi ile doğrudan temas sağlamış, hanımefendinin yanında gözüken birtakım modellerin varlığı ve hanımefendiye yakınlığı beni bu oluşumun zamanla AKP ya da MHP'nin bir karbon kopyası olabileceği yönünde tedirgin ediyor. Bahçeli ve Balgat zihniyeti bizim üç hilalimize, çocukluk aşkımıza ve gelecek hayallerimize ihanet etmiş ve bize bir yaşam alanı bırakmamış olsa da, bu oluşumda ön plana çıkan herkesin bizimle aynı hasletlere, aynı ülküye ve aynı tasavvura sahip olmadıklarını gözlemliyorum. Çoğu zaman diyorum ki, bu isimler bu partide görev alacaksa, yine aptalca şeyler yaşamamız uzak ihtimal değil. Hanımefendinin yakın çalışma arkadaşları konusunda ciddi bir şekilde düşünmesi gerekiyor. Yine Türkçe bilmeyen, uygarlık düzeyi Cemal Enginyurttan hallice olan isimlerle hayal edilen noktalara ulaşılamaz. Yeni oluşumda makam kapma telaşına girenler yakında birbirleriyle kavga edeceklerdir. İstanbul İl başkanlığı kaç kişinin rüyasını süsleyecek bu gece? Şahsen, kendi sosyal medya hesaplarımdan gözlemleyebildiklerim bunlar. Yorum daha da uzatılabilir fakat amacın hasıl olduğunu düşünüyorum.

  • Ben ilk olarak Meral Hanım'ın üzerine oynanan karalama kampanyasıyla mücadele edilmesi gerektiğini savunuyorum. Melih Gökçek'in öncülüğünde şekillenen fetöcü iftirasını Akşener defalarca açıklamasına rağmen bu yalanlamaları akp seçmeninin duvarından henüz geçebilmiş değil ki bir çoğu Akşener'in açıklamalarından bihaberdir diye tahmin ediyorum. Sosyal medyada bunun bir iftira olduğu ve Akşener'in geçmişi ve videolarındaki sağlam cümleleriyle bir kolaj çalışması yapılmalı, bunun için ciddi mesai harcanılmalı diye düşünüyorum. Hali hazırda birkaç video Youtube da mevcut ama akp seçmeninin iknası için yeterli değil. Akp seçmeninin iknası neden hayati açıklaması yapmaya lüzum yoktur bilirsiniz Akşener'e yöneltebildikleri ve ona takabilecekleri tek kulp bu fetöcü iftirasıdır ki onu bertaraf ettiğimizde yüzde 60 la başkan Meral Hanım olacaktık nacizane fikrim. Partinin nasıl olması gerektiğini illa ki ilerleyen zamanlarda da şekillendirebilirsiniz ama nasıl olmaması gerektiğini Meral Hanım eminim çok iyi biliyordur. Atatürkçü günlere...

Who's Online

333 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi