Üye Girişi

Üye Girişi

Bize Karada Ölüm Yok: Korsan Edebiyatı

11 Eki 2015

Korsanlar... Robert Louis Stevenson'un Define Adası eserini okuyarak büyümüş bir nesil için, herhalde Karayip Korsanları serisi sinematografik olarak ne olursa olsun, o özendiğimiz maceraları bize görsel bir şölen de sunarak yaşatan muhteşem bir başyapıttır. Hele Jules Verne'in On Beş Yaşında Bir Kaptan'ı, Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su çocukken en sevdiğiniz kitaplar arasındaydı ve Sid Meier's Pirates, Port Royale gibi oyunlar favori oyunlarınız idiyse, siz de benim gibi 17. ve 18. yüzyıl gemilerinin özelliklerini, odanızdan ya da şehrinizin sokaklarından daha iyi biliyorsunuzdur.

Bugün kardeşim bir şarkı yolladı bana, pek sevdiğim bir eser, meşhur Blackbeard'in, Karasakal'ın öyküsünü anlatan bir korsan şarkısı. Çocukluk hasretim depreşti, korsanları, deniz tutkusunu anlatayım istedim. 

Korsan "dili" ayrı bir İngiliz lehçesi sayılacak kadar farklılaşmış özgün bir dil. Bu dili kullanarak yazılan şarkılar, şiirler, bu dilin terminolojisinden ödünç deyimlerle örülmüş metinler maalesef çevrilemiyor - ya da ben çeviremiyorum diyeyim. O yüzden yazı boyunca değineceğim metinlerin bir kısmının İngilizce orijinallerini koyacağım, fakat hepsini çevirmeyeceğim. Fakat şükür ki, Attila İlhan, Türkçe muhteşem bir esere imza atmış, kıymetli dilimiz de bu temadan eksik kalmamış. Şiirlerle, şarkılarla dolu bir yazı olacak, şimdiden söyleyeyim. İlgili yerlerde metnin üstünde şarkıya verilmiş linki tıklayarak dinleyebileceksiniz.

İlk olarak yazıya adını veren şarkıyla başlayalım. Karayip Korsanları'ndaki meşhur idam sahnesinde korsanların söylediği şarkıdır. Sözleri şöyle:

The King and his men
Stole the queen from her bed,
And bound her in her bones.
The seas be ours, and by the powers;
Where we will, we'll roam.
 
Some men have died and some are alive
And others sail on the sea.
With the keys to the cage
And the devil to pay,
We lay to the fiddler's green.
 
The bell has been raised
From its watery grave,
Hear its sepulchral tone.
A call to all; pay heed the squall,
And turn your sails to home.

Yo ho, haul together,
Hoist the colors high.
Heave ho, thieves and beggars;
Never shall we die.
 
Bu girizgahtan sonra, neredeyse hepimizin bildiği "Ölü adamın sandığının üstünde on beş adam..." şarkısına geçelim. Esasen, dört dize olarak R. L. Stevenson tarafından, Define Adası'na bir özgünlük katmak için yazılmış. Fakat o kadar sevilmiş, o kadar tutulmuş ki, yer yer gerçek bir korsan şarkısı olduğuna inanılmış. Ardından Young Ewing Allison, müthiş bir yetenek sergileyerek uzunca bir şiire dönüştürmüş bu dört dizeyi, devamında hikayesi Attila İlhan'a da bağlanacak ama önce Allison'un şiirini buraya koyayım:

Derelict

Fifteen men on the Dead Man's Chest- 
Drink and the devil had done for the rest- 
The mate was fixed by the bos'n's pike,
The bos'n brained with a marlin spike,
And Cookey's throat was marked belike
It had been gripped y fingers ten;
And there they lay, all good dead men
Like break-o'-day in a boozing-ken-
Yo-ho-ho and a bottle of rum!
 
Fifteen men of the whole ship's list-
Dead and be damned and the rest gone whist!-
The skipper lay with his nob in gore
Where the scullion's axe his cheek had shore-
And the scullion he was stabbed times four.
And there they lay, and the soggy skies
Dripped all day long in upstaring eyes-
In murk sunset and at foul sunrise-
Yo-ho-ho and a bottle of rum!
 
Fifteen men of 'em stiff and stark-
Ten of the crew had the murder mark-
'Twas a cutlass swipe or an ounce of lead,
Or a yawing hole in a battered head-
And the scuppers glut with a rotting red
And there they lay, aye! Damn my eyes-
All lookouts clapped on paradise-
All souls bound just contrariwise-
Yo-ho-ho and a bottle of rum. 
 
Fifteen men of 'em good and true-
Every man jack could ha' sailed with Old Pew-
There was chest on chest full of Spanish gold,
With a ton of plate in the middle hold,
And the cabins riot of stuff untold,
And they lay there, that had took the plum,
With sightless glare and their lips struck dumb,
While we shared all by the rule of thumb-
Yo-ho-ho and a bottle of rum! 
 
More was seen through the stern light screen-
Chartings no doubt where a woman had been!-
A flimsy shift on a bunker cot,
With a thin dirk slot through the bosom spot
And the lace stiff dry in a purplish blot.
Oh was she wench… Or some shuddering maid…?
That dared the knife- And took the blade!
By God! she was stuff for a plucky jade-
Yo-ho-ho and a bottle of rum!
 
Fifteen men on the Dead Man's Chest-
Drink and the devil had done for the rest-
We wrapped 'em all in a mains'l tight
With twice ten turns of a hawser's bight
And we heaved 'em over and out of sight-
With a Yo-Heave-Ho! And a fare-you-well!
And a sullen plunge in the sullen swell,
Ten fathoms deep on the road to hell!
Yo-ho-ho and a bottle of rum! 

Bu şiirin birkaç bestelenmiş versiyonu var, en sevdiğim ikisini buraya ve buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz. 

Şimdi gelelim bu şiirin Attila İlhan'la ilişkisine... Önce, mevzuyu yaratan muhteşem deniz şiirini okuyalım; şahsen "en"ler konusunda pek iyi değilimdir, en sevdiğim kitap, en sevdiğim adam vs. yoktur, seçemem. Ama bu şiire "en sevdiğim şiir"i söylemek zorundaysam "en sevdiğim şiir" payesini sık sık verdiğim vakidir:

Eski Deniz Halkı

oralarda bir garip çakıl söyler
deniz çobanları etmiş sürülerini açıklara sürmüştür
midyelerin gözbebeğinde orospu maviler
bağımsız batılarda yeşil zaman kalyonları
unutulmaz ve yeşil ve görünmüştür
kanrevan içinde
yalab yalab
eski deniz halkını duyarsın
dinlesen
sanki liman meyhanelerinde
kıvırcık deniz halkını
ispanyolca şarkılar italyanca şarap
ve allahmış gibi küfürler yaratırsın
20'inci meridyen derecesine kadar 15'inci meridyen derecesinden
beynelmilel küfürler yaratırsın
bizzat
ve mizana direğinden
sen küfürlerin allahı çağıltıların bilmediklerimin
sen kayıp hazinelerin allahı
arkana bakmayacak rüzgâra tükürmeyeceksin
siyah yelkenler çekilmedikçe amiralin kalem direklerine
namuslu esintiler kıvılcımlandırmayacak
korsan gözlerini
yağmur çiğnemeye alışmadıkça
tütün çiğnemeye
 
akdeniz'i unutmadım
alevlere girdim ben iştahla ağladım
yaratmanın
yaratılmanın hazzı titrerdi gökyüzünde
ve dualar büyük yelkenler gibi açılırdı
sonra bakardın üç hilal birden vardı
hayreddin şarkılarını çaylaklar gibi kollarından uçurmuş
rüzgâr boyu çıplak ayaklarıyla cezayirli kaptanın leventleri
mesina boğazı'nı septe boğazı'nı ve bütün boğazları tutmuş
çevirip gemi kervanlarını
lâ-ilâhe-il-allah
çevirip yakardı
amma şehrayinler derdin unutulmayacak
yıldızlar burç burç ve deniz fenerleri berzah berzah
sonra tutar annibal'la birlikte roma'ya giderdin
fenikeliler alfabe taşırlardı cam taşırlardı daha eskilerden
ejderhalar üfler deniz canavarları peydahlanırdı
cenevizli bir forsa hayaleti rodos kalesinde
ayak bileklerinde zincir
sırtında kamçı
ve lâtince şarkılar boşanır
antonius'un gemilerinden
 
sen umulmaz unutulmaz tahammülfersa ve derin
bir muço kadar bir tayfanın bıyıkları kadar hergele
büyümüş
rüzgâr gülüne ve bilmem kaç cihete sığmaz olmuş mutlak
birkaç asırlık korsan kaderin
kollarına ve namütenahi göğüslerine dövülmüş
yeşil ve benek benek
meleksima deniz kızları kaypak yunuslar
 
demek
sen bu dünyadan çocukların anladığını anlıyorsun
zaman ihtiyarlıyor ya sen hâlâ çocuksun
sen eski deniz mezarlığı korsanların ve leventlerin
sen hayreddin şarkılarının mezarlığı
muktedir dalgalarınla sen büyük okyanus'sun
plankton canlılarının yıldızca kalabalığı
vatosların deniz nilüferlerinin
sen allahsın saltanatında ne allahlar taşıyorsun
akıntılara hükmetmiş efendi kaptanları
yıldız poyraz'da dolaşır gün batısı'nda dolaşır bazıları
bir kaptan joy vardı ki buz denizlerine gömmüştük
bir andersen vardı bir kaptan kid vardı ki
elbirliğiyle top gibi kahkahalar patlatıp
bir devler şenliğinde
savrula savrula ölmüştük
 
sonra kuşadası'ndaki sürmene'deki dalyanlar
hatırlanmayacak kadar eski ve güzel olmak
bütün yıldızları unutup kutup yıldızı'nı bir görüşte tanımak
sonra sakalları tuzlanmış balıkçı italyanlar
ve sonra cehennem gibi taraz taraz
tilkinin bakır tükürdüğü bir limana
karakurum çölleriymiş gibi kupkuru inip de gemiden
bir şarab seli hâlinde dönmenin yezitliği
hey gözünü sevdiğimin
cenub kutbu'na doğru uzandığımız zamanlar
terra del fuego'dan
yâni ateş arazisi'nden

Sisler Bulvarı kitabında yer alan bu şiire dair, meraklısına notlar kısmında ilginç bir bilgi var. Şiirin girişinde, R. L. Stevenson'un meşhur dört dizelik korsan şarkısını alıntılıyor Attila İlhan. Bir yabancı antolojiye bu şiiri seçiliyor, ama sadece girişteki dörtlüğü koyuyorlar, altına da İlhan'ın imzasını çakıp, ona mal ediyorlar! Tekzip yollamış ama nafile...

Biraz bilgi de vermiş olayım, korsanlık iki türlüdür: Haydutluk nevinden korsanlık ve bir devlet sponsorluğunda korsanlık... İlki için İngilizce'de genellikle "pirate" sözcüğü kullanılır, ikincisi için "corsair", "buccaneer", "privateer" sözcükleri. Ancak bir devletin sponsorluğundaki korsan, diğer devletler için alelade bir hayduttur, o yüzden bu terimler birbiri yerine kullanılabilir. Bizim Cezayir leventleri de, ikinci sınıfa girerler. Bir nevi, deniz akıncıları...

Korsanlar genellikle zorlu bir hayat sürerler, uzun süre yıkanamazlar, sürekli avlanırlar, bozuk yiyecekler yerler ve en berbat yerlere sığınırlar. Henry Morgan, Galler asıllı meşhur İngiliz korsan, nam salanlar arasında bir istisnadır. Devlet sponsorluğunda İspanyollara karşı uzun süre korsanlık faaliyeti yürüttükten sonra vali olmuş ve Sir ünvanı almıştır. Fakat bu hayata uyum sağlayamayan Morgan, rivayete göre uzun süre kendini içkiye vermiş ve nihayet açık denizleri özleyip, kendini korsanlıkla özdeşleşen Yeni Dünya içkisi roma boğarak öldürmüştür.

Korsanlığın altın çağında, Karayiplerde korsanlık yapanların pek azı mutlu mesut bir hayat sürebilmişlerdi. En meşhur korsan diyebileceğimiz Edward Teach, "Blackbeard", yani Karasakal'ın hikayesi de böyledir. Namı yürümüştü, ama "eşkıya dünyaya hükümdar olmaz" prensibi denizlerde de geçerliydi. Bir gün bir İngiliz deniz süvarisinin saldırısıyla öldü. Fakat pek zalim, dosta düşmana korku salmasıyla meşhur Karasakal ölse de anısı hafızalardan silinmedi. Kendisine yazılmış bir şarkıyı şuradan dinleyebilirsiniz, "Şeytanın Oğlu". Bunun sözlerini çalakalem Türkçe'ye çevireceğim:

Carolina'ya geldiğinde adı Teach'ti 
Cinlenmiş bir adam gibi karış karış dolaştı denizi
Ve şeytan ona oğlum derdi

Nakarat: Karasakal! Teach, denizin şeytanı
Kaçın, leventler, kaçın!
Alevden sakal ve buzdan kalbiyle
Karasakal, şeytanın oğlu!

Bir gün kendi ikinci kaptanını vurdu ambarda
Dedi "Umrumda bile değil
Arada bir birinizi öldürmezsem
Kim olduğumu unutursunuz"

On beş yaşında bir kızla evlendi, adı Liza
Kasabanın öbür köşesinden çığlığını duymuşlardı
Bekaretini aldığında

Vali Spotswood haykırdı:
Dünyayı Karasakal'dan temizleyeceğim
Kellesine yüz pound koydum
Ve ruhunu cehennem alsın

Portsmouth'tan bir adam geldi
Adı Maynard
İnsanları kurtarmaya değil
Ödülünü almaya

Teach yazgısıyla Carolina sahilinde karşılaştı
Bir meydan okuma çınladı dalgalarda
Ölümle dans edeceksin bugün!

Eğri kılıçlar savruldu ve kurşunlar uçuştu
Gemiler yan yana gelirken
Bir top patlaması gibi gürledi Karasakal
"Ölmek için lanet olası güzel bir gün!"

Bir balta, bir kılıç ve yakan bir kurşun
Hepsine göğüs gerdi Karasakal
Katillerine tükürdü kırık dişlerinin arasından:
"Beni canlı ele geçiremeyeceksiniz!"

Artık Teach gitti ve bugün deniz güvenli
Ama cehennemin dibinde şeytan gülüyor:
Karasakal evine geri döndü!

Hazır bu etkileyici şarkıyla deniz tutkum, açık denizlere hasretim (ki en güzel Faruk Nafiz işler Akın piyesinde) iyice depreşmişken, Dorothy Parker'a da değineyim. "Mükemmel Adab-ı Muaşeret'in Şarkısı"nda, Parker feminist bir söylemi, korsanları tema edinerek veriyor. Feminizm vurgusunun ötesinde, hep korsan olmayı hayal etmiş ama beyaz yakalı olmuş bir çocuğun duygularına da tercümandır:

Song Of Perfect Propriety
 
Oh, I should like to ride the seas, 
A roaring buccaneer; 
A cutlass banging at my knees, 
A dirk behind my ear. 
And when my captives' chains would clank 
I'd howl with glee and drink, 
And then fling out the quivering plank 
And watch the beggars sink. 
 
I'd like to straddle gory decks, 
And dig in laden sands, 
And know the feel of throbbing necks 
Between my knotted hands. 
Oh, I should like to strut and curse 
Among my blackguard crew.... 
But I am writing little verse, 
As little ladies do. 
 
Oh, I should like to dance and laugh 
And pose and preen and sway, 
And rip the hearts of men in half, 
And toss the bits away. 
I'd like to view the reeling years 
Through unastonished eyes, 
And dip my finger-tips in tears, 
And give my smiles for sighs. 
 
I'd stroll beyond the ancient bounds, 
And tap at fastened gates, 
And hear the prettiest of sound- 
The clink of shattered fates. 
My slaves I'd like to bind with thongs 
That cut and burn and chill.... 
But I am writing little songs, 
As little ladies will.


Paylaşacağım son şarkı, "Shiver Me Timbers". Korsan jargonunun şahane kullanıldığı şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. Burada söylenmemiş birkaç dizesiyle birlikte sözleri şöyle:

Shiver my timbers, shiver my sails
Yo ho, heave ho
There are men whose hearts as black as coal
Yo ho, heave ho
And they sailed their ship 'cross the ocean blue
A bloodthirsty captain and a cutthroat crew.
It's as dark a tale as was ever told
Of the lust for treasure and the love of gold...
Shiver my timbers, shiver my sides
Yo ho, heave ho
There are hungers as strong as the wind and tides
Yo ho, heave ho
And those buccaneers drowned there sins in rum
The devil himself would have to call them scum!
Every man on board would have killed his mate for a bag of
guineas or a piece of eight, a piece of eight, a piece of eight
Five, six, seven, eight
Hulla wacka, ulla wacka, something not right
Many wicked, icky things gonna happen tonight
Hulla wacka, moola wacka, sailor man, beware
When de money in de ground, there's murder in the air,
Murder in the air.
One more time now
Shiver my timbers, shiver my bones
Yo ho, heave ho
There are secrets that sleep with old Davy Jones
Yo ho, heave ho
When the mainsail's set and the anchor's weighed
There's no turning back from any course that's laid
And when greed and villainy sail the sea,
You can bet your boots there'll be treachery (Laughter)
Shiver my timbers, shiver my sails
Dead men tell no tales!


Yazıyı Define Adası'nda hayranı olduğumuz merhum Long John Silver'in tahta bacağına tersten okunmuş bir Pater Noster okuyarak bitireyim, meraklısı için, Korsanların Ortadan Kalkması ve Küresel Isınmanın Artması Arasındaki İlişki başlıklı bilimsel ama maalesef İngilizce bir yazıya bağlantı vereyim: Buradan okuyabilirsiniz.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.



 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

210 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi