Üye Girişi

Üye Girişi

Ülkücü Şehit Mürsel'in Aşk Hikayesi

03 Ağu 2015

Bu yazı, "yazmazsam olmazdı" cinsinden.

Fırat Çakıroğlu öldürüldüğünde, sevgilimle oturup, Fırat'ın sevgilisiyle fotoğraflarına bakmıştık... Ne güzel bir çift idiler, "benim de bu dünyaya gelişim / bir güzelin hatırı" dizesindeki gibi. Ve Fırat'ın ölümü, "benim de bu dünyadan gidişim / memleket sevdasına" dizesinin icabınca oldu. Bana en çok o genç kız dokundu ama, "ya ben de bir el kızını ardımda yaşlı koyarsam?" diye... El kızı ya; kıymeti buradadır: Anne seni koşulsuz, şartsız, gayr-ı ihtiyari sever. El kızı öyle mi, onunda aranda bir akit vardır, bir aht vardır. Ölüp gitmek, ahde vefasızlıktır, boynu büküklüktür; annene ihanet edemezsin ama el kızına edebilirsin. Bu yüzden "anadan geçilir, yardan geçilmez..."

Üzülmüştüm Fırat'a, bir ağıt yakmıştım, geride bıraktığına odaklanmış;

Nökerlik edip beyime
Yar olmaya konçuyuma
Şerefle şanla köyüme
Dönmeliydim berat ile

demiştim arkasından.

Fırat'ın ölümü aklıma düşünce, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun "Asım'ın Nesli" şiir serisini okudum yine bir gün; ülkücü şehitlere yazılmış mukaddes birer metindir o şiirler. Facebook'ta paylaşınca, Ahmet Karahan isimli bir ağabey, Gençosmanoğlu'nun şiirindeki "Kara Mürsel... Kara üzüm gözlü Mürsel..." dizesinden, Ülkücü Şehit Mürsel Karataş'ı andı. "Daha dün gibi, gözlerimin önünde..." dedi. Bir ağıt da ona yazdım

"Bilmem kaç bin yıllık göçün durağı
Islığında yetim kalan o türkü."

diyerek. Derken, bir hanımefendi mesaj attı, ismini veremeyeceğim. Ailesinin dahil olduğu bir acı hikaye anlattı...

Mürsel Malatyalı'dır, Gündüzbey'li. Bundandır Gençosmanoğlu'nun "Gazi Battal ülkesinin kara yiğit balası" ve "Gündüz Beyce namlı yiğit, Bey Dağınca Bey oğul" deyişi. 77 yılında, bir genç kızı görür, aşık olur; bana bu hikayeyi anlatan hanımın ablası... Abileri de Mürsel'i severler, bu izdivaca olumlu bakarlar ama, baba kızını vermez, "borçlarım var, ödeyeyim ancak o zaman düşünürüz" diyerek...

Mürsel bir fotoğraf stüdyosunda fotoğraf çekinmiştir, yakışıklı bir genç olduğundan, örnek fotoğraf olarak resmi stüdyonun önünde kocaman asılı dururmuş.... Hikayeyi anlatan hanım, "iyi hatırlıyorum, ablamla dışarı çıktığımızda, yolu uzatırdık, ablam 'ya Mürsel'i, hiç değilse resmini görürüz' derdi" diyor.

Eş dost dahil olur, Mürsel'le genç kız buluşur. Bana babam "erkek adam bir defa sever, bir defa evlenir" derdi; ülkücü babamın bu tavrı o dönem ülkücülerinin şiarı olsa gerek, Mürsel "ben bu kızı alacağım, başkasıyla evlenmem der". Gel zaman git zaman, MEB Yayınları'nda çalışırken İstanbul'a sürgün gider, iki yıl orada kalır. Bu esnada baba borcunu öder, görücü usulüyle genç kızı istemeye gelirler ve birine "verir". Mürsel acılanır ama, ortada nişan olunca dahil olmak istemez, acısını içine gömer. Onu da biriyle nişanlarlar, fakat Mürsel "ben o kızı unutamıyorum, bu kızın günahına girmeyeyim" der, nişanı atar...

Ve genç kız eşiyle balayına gider, balayında bir haber: Mürsel şehit oldu... Eşi de ülkücüdür, o da Namık Kemal'in tarif ettiği hamiyet mayasına, yüce gönle sahiptir ve o da ağlar Mürsel'e, sufli sevdaların iptidai refleksleri yoktur bu Asım'ın Nesli'nde... Balayı zehir olur ve dönerler, ailede hem genç kız, hem damat, Mürsel'in anısını yaşatırlar.

Biz destan sevdamızdan, hamaset takıntımızdan, ülkücü kahramanları olduğu gibi, "idealleştirmeden", insan yönleriyle anlamaktan, anlatmaktan imtina ettik. Ve bu yüzden, bu ülkede "teröristler" topluma mâl olur, popüler kültür ikonlarına dönüşürken, ülkücü kahramanlar, şehitler unutuldu, adları hatırlanmıyor.

Türklerde bir inanış vardır, "yer-su". Adları anılmayan, adları unutulan, ağıdı yiten atalar, yer-su'ya dönüşür, kimlik ve kişiliklerini kaybedip bir "ruhlar çorbası"na dahil olurlar, yere, suya, rüzgara sızarlar. Bunlar mukaddestir; ama tehlikelidir de: Unutuldukları için intikam alabilirler. Musallat olabilirler. Teskin edilmelidirler. Bundandır Gençosmanoğlu'nun "Suya misal kan dediğin / Kuşa misal can dediğin / Bilenir iman dediğin / Ataların yadı ile" demesi...

Bu öykü bana anlatıldığında, yazmamak mümkün değildi. Hatıraya gölge düşürmemek adına, adlarının saklanmasını rica ettiler, her iki hanımefendiye ve beyefendiye teşekkür ediyorum. Gençosmanoğlu'nun en sevdiğim şiiri ile bitiriyorum:

Karıştılar üçler ile yedilere, kırklara
Ağıtlarda, destanlarda, romanlarda kaldılar
Zül saydılar el bağlayıp gerilerde durmayı
Onbin gidip bir dönmeyen tümenlerde kaldılar.
Sineleri gök kurşunla doldurulan yiğitler
Kanlarıyla tuğralanan fermanlarda kaldılar.
Genç göğüsler "vatan" diye düşerlerken toprağa
Şom ağızlar, hayretlerde, gümanlarda kaldılar.
Can verenler cennet içre kanatlanıp uçtular
Sağ kalanlar, çakallarla ormanlarda kaldılar.
Devşirilip çer-çöp, saman, hastalıklı tohumlar
Kalburüstü nur tâneler harmanlarda kaldılar.
Her gün mazlum bacalardan Arş'a doğru yükselen
Kıvrım kıvrım alevlerde, dumanlarda kaldılar.
Yelkenleri bölük-pörsük, süvârisiz gemiler
Hiç yolcusu bulunmayan limanlarda kaldılar.
Rûhumuza Mâvera'dan gizli sesler getiren
Fırtınalar."Gönül" denen ummanlarda kaldılar.
Mürüvvetli zamanlardan gelmişlerdi bu güne
Yadırganıp yine aynı zamanlarda kaldılar.

___________________

M. Bahadırhan Dinçaslan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İlk Yayın Yeri: Radikal Blog



 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

487 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi