Üye Girişi

Üye Girişi

Türk Milliyetçiliği ve Alevilik

22 Oca 2017

Aleviliğe dair beylik laflar edecek olan birisinin sürekli ettiği iki laf vardır: "Alevilik Ali'yi sevmekse ben de Aleviyim" ve "Gelin canlar bir olalım". İlki zaten zırvalık, ikincisi ise yarım bilgi: Gelin canlar bir olalım, "ne olursan ol gel" birleştiriciliğinde değil, bir tarafgir cepheyi karşı taraftan "kan sormak" ve karşıda "padişah öldürmek" için çağıran bir mısra. Bir olacağız, ama "Çeke sancağı götüre / Şah İstanbul'da otura / Frenkten yesir getire / Horasan'a sala bir gün" diyen Pir'in sancağı altında mı, yoksa Kızılbaş'ın katli caizdir fetvasının gölgesi altında mı? Bir birleşmenin hasıl olması için gerekli altyapının iki tarafın da -alevilik ve sünnilik- öz değerlerinden doğmayacağı kesin gibidir. Aleviliğe sünnilikten daha fazla sempati duyan ve "meşrebim alevidir" diyen birisi olarak bir milliyetçi aydın namusuyla şunu da söylemek zorundayım ki, Aleviliğin daha "yumuşak" gibi görünüşü, galebe çalamamış olmasındandır. Bu işin doğasında, kazananın kaybedeni kesmesi ve kaybedenin "mehdi" beklemesi var. Çamlıbel'in "Çarmıhından sana bir put çıkaran İsa kim" diye sorduğu, ezilen toplulukların bir kurtarıcı beklemesi ve fırsat bulduğunda bir mağduriyet anlatısıyla yeni mağduriyetler yaratacak muktedirler olması hikayesidir: Güneşin altındaki en eski hikaye.

Aleviliğe dair Türk milliyetçisi cepheden yapılan analizlerde, sıkıntılı gördüğüm bir diğer tavır daha var: Her şeyi tarihin kucağına bırakmak. Zaten bizim milliyetçilerin çoğu gerçek de olmayan, kafasında kurguladığı bir tarihte yaşar, referansları ona, dönüş isteği ona, her şeyi ondadır. Elbette bir milliyetçi olarak tarihi akışın günümüzü etkilediğini ben de düşünüyorum, ancak mezkur analiz yöntemindeki sıkıntı, meseleyi tarihin bir devrinde ele alıp, kendince tespit edip, yine o çağda çözmek iddiası. Öyle bir şey yok: vakıa, rivayete mukaddemdir. Fakat yine de tarihe ufak bir top atayım, hayır Şah İsmail - Yavuz Sultan Selim rekabetine değil:

İslam'da özellikle erken dönemde bir mesih inancının olmadığını ya da temel iddia ve anlatının bunun üzerine şekillenmediğini görüyoruz. Birçok diğer motif gibi, Hıristiyan ve Yahudilik'ten etkilenerek girmiştir.  Zira İslam, örneğin Hıristiyanlık gibi güçlü bir devletin iktidarını biçimlendirmeye çalışan bir din olarak doğmuyor, bir güç boşluğunda doğuyor, mesih anlatısı sosyolojisine pek uygun değil. Ancak takip eden dönemlerde, Sünni - Şia rekabeti kızıştıkça, bir "mehdi" figürü, islamlaşmış bir "kurtarıcı mesih" olarak Şia arasında yer buluyor. İlginç olan, Sünniler arasında da o dönem "Süfyani" motifinin yayılması: Şiilerin pençe-i al-i aba (Aba altındaki beşli) soyundan gelecek mehdisine karşılık, Ebu Süfyan soyundan gelecek bir kurtarıcı anlatısı. Fakat özellikle İran ve Türkiye coğrafyasında klasik Emevi sünniliği pek tutunamadığından (Genelde yanlış ve bilimsel olmayan tespitler yapan Ahmet Arvasi'nin bu konuda enfes bir tespiti var: Türkler, Alevi meşrepli, Sünni mezheplidirler) Süfyani figürü "Mehdiden önce gelecek sahte mehdi" figürüne dönüşüyor. Hatta Nurslu Said'in Atatürk Süfyani'dir şeklinde iddiaları var. 

Yani inanışlar, anlatılar politikadan, bunları içselleştirmiş toplulukların ihtiyaçlarından soyutlanamaz ve sürekli içerik, biçim, işlev değiştirebilirler. Aleviliğe dair bir görüş ortaya koyarken de, teolojik görüş koymak ya da topu tarihin kucağına atmak faydasızdır. 

Din sosyolojiden doğar ve onunla içli dışlıdır. Pek "amel" etme şansı olmayan göçebe Türklerin müslüman oluşundan sonra, "amel"i "iman"ın temeli ve delili saymayan, bu fakirin görüşüne göre Kuran'ın temel iddialarıyla çelişse de daha makul bir İslam'ın yolunu açan dini görüşlerin yayılması da bundandır. Aleviliği de sosyolojisinden ayırmamak gerekiyor. 

Türkiye özelinde, Alevilik bir "kırsal din"dir, kağıt-kırtastan çok sözlü anlatının ve mistik figürün (dedebaba) temel işlev üstlendiği, dolayısıyla topyekün homojen bir ritüel ya da sistematiği olmayan, geniş bir arkaplanda paylaşılan ortak motif, ritüel ve fikirlerin, yerel işlevler ve yorumlamalar kazandığı daha amorf bir anlayış. Bunu yabana atmamak lazım; Hıristiyanlık ilk "ecclesia"larını (çalışma grubu, junta) kurumsallaştırırken, dini anlamda "ilmi" olanı papaza, "irfani" olanını da keşişe yüklemişti, heterodoksluğun tehdit arz edeni temizlendikten sonra, müspet olanını muhafaza eden iki tür Hıristiyan örgütlenmesi doğdu: Kilise ve Manastır. Türkiye'deki İslam serüveni de az çok böyledir: Müftü ve şeyh, papaz ve keşiş gibidirler; cami ve tekke de öyle. Eski heterodoksluğu törpülenmiş nice "gnostik" islami anlayış, hizaya çekilmiş tekkelerde yaşamaya devam etti. Bektaşilik de böyledir; Alevilik yalnızca Hacı Bektaş özelinde ele alınamaz, ya da Bektaş tekkeleri Osmanlı'da yaygındı, hatta Yeniçeriler'in resmi tarikatıydı diye, Alevilik ezilmiyordu denemez.

Tabii bir diğer sorun da "kim Alevidir" sorusu ki, buna uzun uzadıya girmek anlamsız. Halil İnalcık'ın "gayr-ı sünni" tabirini daha makul görüyorum: Gayr-ı sünni, Allah ve dini çok da iyi anlamamış Türklerin şehirlisi Alevi meşrepli Sünni oldu, köylüsü Aleviliğe evrildi diyebiliriz. Kırsalda birçok yerleşimin geçmişinde alevilik olduğuna ve şaşırtıcı biçimde sünniliğin cumhuriyetle daha çok yayıldığına da eminim: "Kavrık'a varınca semah dönerdik / Genişleyip suçatına konardık / "Ha!" deyince bin göy atlı binerdik / Mertlik köprüsünden geçer yolumuz" diyor Dadaloğlu. Avşar Ozanı'nın külliyatında geçen tek dini motifin semah olması ilginç değil mi? Ve Anadolu'da nereye gitsen, benim köyüm de dahil olmak üzere, 40 ve 50lerde gezici dervişlerin halka sünni islam akaid ve ritüellerini anlattığı bilgisiyle karşılaşırsınız. Cumhuriyetin sünniliği daha çok ve kolay yaymasının sebebi bellidir: Anadolu, Osmanlı'nın "temel odağı" değildi, fakat Cumhuriyet'le değişen, bu olmuştu: Devletin aslı bölgesi, Anadolu'ydu, burada efektif eylem yarıçapını arttırıcı bayındırlık faaliyetlerine Cumhuriyet girişmişti.

Her neyse, din sosyolojiden beslenir ve Alevilik kırsal dinidir dedik. Kırsaldan kente göçen Alevi, bir çıkmazla karşılaşır: Dininin daha önce öngörmediği sorular ve reçetesiz sorunlarla karşı karşıyadır. Bunu, bu fikrimi ifade ettiğim Özkul Çobanoğlu, çok güzel bir örnekle açıklamıştı: Köyünde "dede"nin kesin tahakkümü var, seni "düşkün" ilan ederse kimse sana selam bile vermez, hayatın çok etkilenir. Ama şehre göçtüğünde, "dede"nin belirleyiciliği azalır. Hala "alevi"sindir, ancak içeriği bir tuhaflaşmıştır. 

Bundan hareketle, Alevilik uğradığı baskının tecrit ediciliği ve şehre göçün başlamasıyla bir "etnik kimlik"e dönüşmüştür diyeceğim. Çoğu Alevi'nin "pratik ateist" olmasının nedeni budur. Kırsal gerçeklerine göre şekillenmiş, baskıya uğramış ve merkezi otoritesi olmayan bir dinin insan kütlesi yeni bir yaşamla karşılaştığında, bir de sürekli sünniliğin hakim olduğu bir mesaj bombardımanına uğruyorsa, ritüelini değil -zira ritüelin uygulanma alanı ortadan kalkmış- kimliğini muhafaza etmeye çalışır. Birçok ritüeli uygulamasa da, kimliği Alevi'dir, bu bir nevi "aile yadigarı"dır ve bunu korumaya odaklanır. Alevi anne babadan doğmayan Alevi'nin neredeyse hiç olmamasını buna bağlayabiliriz. 

Bir iddia daha ileri süreyim, bilimsel olarak ispatlayabilecek durumda olmasam da: Aile - etnisite - millet - ümmet&sınıf şeklinde küçükten büyüğe, iç içe geçmiş halkalar şeklinde bir kimlik dizgisi var. Sair ideolojiler, bunlardan hangisini başat kabul ettiklerine göre ayrılırlar. Milliyetçilik, "millet"i temel birim olarak görür, din "ümmet"i, marksizm "sınıf"ı. Sınıf ve ümmet, "milletötesi" kimliklerdir. Hangi kimliği başat kabul ediyorsan, bir altındakini zayıflatmalı, bir altındakinin altındakini güçlendirmelisin. Ümmetçi yahut sınıfçı isen, "millet"i baltalamalı, ama etnisiteyi öne çıkarmalısın. Sovyetlerin birbirinin aynı Türk gruplarından Karaçay ve Balkarları bile ikiye bölecek şekilde farklı etnisiteler yaratmaları ve islamcıların Türkiye'de otuzaltı etnik unsur diye feveran etmeleri bundandır. Öyleyse, Türk milliyetçisi de "etnik asabiye"ye karşı olmalı, aileyi güçlendirmelidir. (Türk etnisiteleri için de geçerli bu. Avşarlık iyi, ama Avşar asabiyesi sahibi olmak kötü. Uzun uzadıya açıkladığım yazıma tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Öyleyse Aleviliğin "etnisite"ye dönüşmesi Türk milliyetçiliği ve dolayısıyla Türklük için tehdittir.

Öte yandan şunu da vurgulamak lazım: Sözgelimi Sabahat Akkiraz, bütün milliyetçi örgüt ve kalemşörlerden daha büyük katkı yapmıştır Türk milliyetçiliğine: Alevilik, doğası gereği Şamanizm'den izler taşıyan, "köylü Türk dini" olduğu için, has ve "etnik" Türk motiflerini yaşatır, devam ettirir. (Bunu Karşılaştırmalı Mitoloji kitabımda okuyabilirsiniz.) Şunun gibi: Bizim Avşarlar, "abdal"ları aşağılarlar, kız vermez, aynı ortamda bile bulunmazlar. Zira "abdal"lar, İngilizce "camp follower" denen, eski dünyada orduların, göçer aşiretlerin peşinde bulaşıkçı, çalgıcı vs gibi görevler yaparak hayatlarını idame ettiren Hindistanlıların&Afganların torunlarıdır. Onların yaptığı işleri küçük, aşağı görürler. Gel gör ki, Avşarlar yerleşik hayata geçince birçok motiflerini unuttular, "Kalktı göç eyledi Avşar elleri" türküsü ve bestesini bile, ancak bir abdal, Muharrem Ertaş gelecek nesillere aktarmıştır. Aleviliğin tecridi, birçok açıdan Aleviler ve Türkler için muzır olsa da, bu açıdan faydalı olmuştur. (Aynı biçimde, tecrit edilen Avşarlar, Anadolu'da Oğuz boy adını canlı ve kolektif şuurda bir kimlik olarak taşıyan tek unsur olmuşlar, Anadolu'nun Türklüğünün yaşayan belgesi işlevi üstlenmişlerdi. Tabii aynı tecrit, Avşarların ancak eşkiya, ucuz işçi yahut bir Albay'ın deyimiyle "mayın eşeği" olmasına neden olmuştu.) Türk milliyetçiliğinin Aleviliğe sempatisi, bundan ileri gelir.

Fakat ifrat ve tefrit meselesi, burada da var. Alevilik, bir dini anlayış olarak, bir milliyetçi için "ayırdedici" olmamalı ve toplum uyumunu bozacak bir etnik kimliğe ve asabiyeye dönüşmesi tehdit olarak algılanmalıdır. Aleviliğin uğradığı haksızlık, "Alevici" olarak çözülmez, ancak "Alevi-Sünni olma"nın anlamsızlaştığı bir düzlemde çözülür. (Bunu Gençosmanoğlu, "Ta ezelden hür milletiz..." diye başladığı şiirinde çok güzel anlatır. Yazının sonuna koyacağım.) Şu günlerde, "Kızıl Başbuğ Şah İsmail" gibi zırvalıkları, Türk milliyetçiliğini ezelden anlamamış andavalların, en az sünnici-anadolucu zırtapozların Timur yahut Şah İsmail aşağılamasından farksız görüyorum. 

O halde ne yapmalı? Aleviliğin rehabilitesi önemlidir, fakat "zenciler ayrımcılığa uğruyor, o zaman her yere zenci koyalım" diyen Amerika'nın aptal liberallerinin tavrından uzak yapmalıyız. Ki, bu tavır zenci aşağılamanın daniskasıdır, düşünün ki bir yere hak ettiğiniz için değil, "aman tatlış zencimizi de şuraya koyalım" diye "lutfen" geliyorsunuz. "Aleviler has Türktür" de değil, "Aleviler Türktür". 

Bir de "Kürtten Alevi olmaz" saçmalıkları var ki, bal gibi olur. Türk kültür ihracıdır kardeşim. Türk'ten sünni olmaz mı diyeceğiz? Kürtlerin Türkçesi, örneğin, Azerbaycan şivesine daha yakındır. Alevi Türkmen olup Kürtleşen var mıdır? Bal gibi vardır, adı üzerinde "Kürtleşmiş", artık Kürttür o. Bunun yanında, "Kürt" olup Aleviliği benimseyen unsurlar da vardır ve bu normaldir: Türkler kültür ihracı yapamaz mı kardeşim? Alevi rehabilite edeceğiz diye gerçeği çarpıtmak, ne Alevi'ye yarar, ne Türke.

Bir Türk milliyetçisi, hülasa, dinin belirleyiciliğine düşman olmalı ve Alevilerin eşit yurttaş ve "Türk" olarak kabul gördüğü bir sosyal anlayışı hakim kılmaya çalışmalıdır. Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi meselesi güzel bir pratik alan; Türk milliyetçisi, Türkçe ibadet eden bir grubun arapça ibadet eden bir grup lehine ayrımcılığa uğramasını nasıl kabullenebilir? Bunu sorguladıktan sonra, "kardeşim devlet kim ki neyin ibadethane olduğuna karar verecek" şuuruna erişirsek, işte o zaman Alevilik de rehabilite olur, Türk milliyetçiliği de, Türkler de felaha erer. 

Meşhur Yavuz ve Şah meselesine dair de bir laf edeyim, safım belli olsun. Yıllar önce şunu demiştim: "Komutan olsam Yavuz olmak isterdim, asker olsam Şah'ın ordusunda savaşmak." Neden? Zira Yavuz muzaffer bir Türk komutanı. Ama Şah, "Kör olası Çaldıran / Altın kadeh kaldıran / Hatayim ağlar gezer / Musahibin aldıran" diyerek, alelade bir Türkmen kocası gibi, esir ve akabinde "şehit" düşen askerine oturup ağıt yakacak, ağlayacak kadar Türkmen bir adam. Tabii "Yetdükçe tükenir Arab'ın kuy u meskeni / Bağdat içre her nice Türkman kopar / Şirvan halayıkı kamu Tebriz'e taşına / Mülk-ü Acem sorar ki, kıyamet kaçan kopar" dizelerinin de bunda payı vardır.

Yazıda bir sonuca ulaşmaktan kasten kaçındım. Bu, Aleviliğe dair düşünecek Türk milliyetçisine "şu sonuca ulaş" diyen bir yazı değil, "böyle düşün" diyen bir yazı. Umarım faydası olmuştur, aşağıya Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun şiirini koyuyorum. "Senlik benlik dosta giden yol mu ki" diye büyüyen Türk milliyetçilerinin ezbere bilmesi gereken bir şiir.

Ta ezelden hür milletiz,
Soyu sopu gür milletiz,
Kandan, candan bir milletiz,
Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş!

Aynı mayadan yoğrulur,
Türk, Türkmen diye çağrılır
Aynı kıbleye doğrulur…
Secdeye konan aynı baş

Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Dedemiz bir. Torunlarız,
Dün, bugün ve yarınlarız
Yüceleriz, derinleriz…
Yunus Emre, Hacı Bektaş

Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Oğuz’un yirmi dört boyu,
Yüce Türk’ün şanlı soyu,
Dede, baba, amca, dayı,
Bibi, teyze, bacı, kardaş

Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Olmaz ayrılıkta huzur,
Olmaz münafıkta özür,
Olmaz karavaştan vezir…
ALKAEVLİ, KINIK, YAZIR

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Soysuza verirsen değer
Döner ecdadına söğer…
Haydi, haykır Türk’sen eğer!
YAPARLU, DODURGA, DÖĞER

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Fitne, fesat., bir kör kuyu
Bir olmaktır Türk’ün huyu
Vatanımın kırk bin köyü
KARAEVLİ, BAYAT, KAYI

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Gönlüm küskün, bağrım ezik
Ne fidanlar düştü; yazık
Unutma ey sütü bozuk!
EYMÜR, SALUR, ÇEPNİ, KIZIK

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Bu gök, bu deniz, bu hava,
Bu yayla, bu dağ, bu ova…
Kanımızla geldi tava!
ALAYUNTLU, BÜGDÜZ, YIVA

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Birlikte bayrak açana,
Koş birlik andı içene..
Lanet birlikten kaçana!
ÇAVULDUR, İĞDİR, BEÇENE

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Öz kardaşlar olmaz dargın
Dargın olsa, düşer yorgun
Haydi, ey YÜREĞİR, KARGIN!
Haykır gece, gündüz her gün:

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Bir gövdede bir can yaşar
Çetin yollar dağdan aşar
Haydi, durma sen de başar
BEĞDİLLİ, BAYINDIR, AVŞAR

Bir temel, bir duvar, bir taş
Alevî, Sünnî Kızılbaş!

Bilsin bunu ar edenler.
Söz, canına kâr edenler…
Soyunu inkâr edenler
Haramzadedir; ey kardaş

Alevî, Sünnî Kızılbaş!


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

339 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi