Üye Girişi

Üye Girişi

Dilimiz düşünce tarzımızı nasıl şekillendiriyor?

11 Haz 2017

Bir süredir hem kitaplarımda, hem yazılarımda sıkça referanslar verdiğim bir Lera Boroditsky makalesini Türkçe'ye çevirdim. Hızlıca yapılmış, edebi kaygıdan çok, böyle ufuk açıcı ve milliyetçilik açısından kıymetli gördüğüm bir makaleye, İngilizce bilmeyen ve özellikle genç arkadaşların erişimini sağlamak kaygısı güdülmüş bir çeviri. Umarım faydalı olur; ilgili başka meselelere dalmak isteyen okur, Karar'da yayımlanan "Konuşarak hafızamızı değiştirmek mümkün mü?" başlıklı yazımı da okuyabilir. 

Makalenin aslı, Edge.org'da yayımlanmış. Burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Dil, düşüncelerimizi nasıl şekillendiriyor?

İnsanlar birbirleriyle, her biri diğerinden sayısız şekilde ayrılan, şaşılacak derecede çok sayıda dil vasıtasıyla anlaşıyorlar. Peki bu diller, dünyayı algılama, düşünme ve yaşamımızı sürdürme tarzımızı etkiliyor mu? Farklı diller konuşan insanlar, yalnızca bu sebepten dolayı aynı zamanda farklı mı düşünüyorlar? Yeni diller öğrenmek düşünce tarzınızı değiştiriyor mu? Poliglotlar farklı bir dil konuşurken farklı bir tarzda mı düşünüyorlar?

Bu sorular, bilincimize dair yapılan çalışmalardaki belli başlı bütün tartışmalara bir şekilde dokunuyor. Bu sorular sayısız filozof, antropolog, dilbilimci ve psikolog tarafından defalarca soruldu ve politikaya, hukuka ve dine önemli yansımaları oldu. Yine de, sürekli ilgi ve tartışmaya rağmen, yakın zamana kadar bu sorulara dair yapılan deneye dayalı çalışmalar oldukça azdı. Uzun bir süre boyunca, dilin düşünceyi şekillendirebileceği fikri en iyi ihtimalle sınanamaz, genel olaraksa yanlış bir tez olarak kabul edildi. Stanford Üniversitesi ve MIT’deki çalışmalarım bu soruları yeniden gündeme almaya yardımcı oldu. Bütün dünyadan veri topladık: Çin’den, Yunanistan’dan, Şili, Endonezya, Rusya ve Avusturalya Aborjinleri’nden. Öğrendiğimiz şeyse şu oldu: Farklı diller konuşan insanlar gerçekten farklı düşünüyorlar ve gramerdeki rastlantısal farklılıklar bile dünyayı nasıl algıladığımızı derinden etkileyebiliyor. Dil, insana özgü bir yetenek, insan olarak varoluşumuzun merkezinde. Bu yeteneğin mental yaşantımızı yaratmadaki rolünü takdir etmek, bizi doğrudan insan doğasını kavramaya bir adım daha yaklaştırıyor.

Lisans derslerime genellikle öğrencilere şu soruyu sorarak başlarım: Hangi algı melekenizi kaybetmek sizin için en kötüsü olurdu? Çoğu görme yetisini seçiyor, birkaçı da duyma. Çok nadiren de olsa, şakacı bir öğrencimin mizah kabiliyeti ya da moda sezgisini seçtiği oluyor. Şimdiye dek neredeyse hiçbiri, bu soruya kendiliğinden “dil melekemi yitirmek istemezdim” cevabı vermedi. Halbuki, görme ya da duyma yetinizi kaybederseniz (ya da doğuştan bunlara sahip değilseniz) hala oldukça zengin bir sosyal yaşamınız olabilir. Arkadaş edinebilir, eğitim alabilir, iş sahibi olup bir aile kurabilirsiniz. Fakat hiçbir dili konuşamıyor olsanız yaşamınız nasıl olurdu? Yine dostlarınız olur muydu, eğitim alabilir, iş sahibi olabilir, aile kurabilir miydiniz? Dil, var oluşumuzda o kadar temel bir bileşen, insan olmanın o kadar derin bir parçası ki, onsuz bir yaşam düşünmek bile oldukça zor. Pekala diller yalnızca düşüncelerimizi ifade araçları mı, yoksa gerçekten düşüncelerimizi şekillendiriyorlar mı?

Dillerin düşüncemizi şekillendirip şekillendirmediği ve şekillendiriyorsa bunu nasıl yaptığı soruları genellikle her dilin diğerinden farklı olduğuna dair basit bir gözlemle başlıyor. Oldukça farklı hem de! Farazi bir örnek düşünelim. “Bush read Chomsky’s latest book” (Bush Chomsky’nin son kitabını okudu. Ç.N.) cümlesini mesela. Fiile, “read” (okumak. Ç.N.) sözcüğüne bakalım. Bu İngilizce cümleyi İngilizce söylüyorsak, zaman çekimi yapmak için “read” fiilini “red” şeklinde okuruz, “riid” değil. (Read, kuralsız bir fiil olarak geniş zamanda riid, geçmiş zamanda red şeklinde okunur. Ç.N.) Endonezya dilinde ise, zaman çekimi yapmak için fiili değiştir(e)mezsiniz. Rusça’daysa, hem zaman çekimini hem de cinsiyeti belirtmek için fiilde değişiklik yapmanız gerekirdi. Okuma fiilini Laura Bush’un mu, George Bush’un mu işlediğine göre fiilin farklı bir formunu kullanırdınız. Rusça’da aynı zamanda fiilin tamamlanıp tamamlanmadığına dair bilgiyi de fiilde vermeniz gerekirdi. George kitabın yalnızca bir kısmını okuduysa farklı, azmedip kitabın tamamını okuduysa farklı bir fiil formu kullanırdınız. Türkçe’deyse fiilde bu bilgiyi nasıl edindiğinizi belirtmeniz gerekirdi: Bu gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan olayı iki gözünüzle gördüyseniz bir fiil formunu, ya da yalnızca duyup bir yerde okuduysanız, ya da Bush’un söylediği bir şeyden bu çıkarımı yaptıysanız, başka bir fiil formunu kullanırdınız. 

Açıkça görülüyor ki, her dil onu konuşan insanlardan başka şeyler bekliyor. Bu aynı zamanda bu dilleri konuşanların dünyayı farklı algıladığı anlamına mı geliyor? İngilizce, Endonezyaca, Rusça ve Türkçe konuşanlar, yalnızca farklı diller konuştukları için, tecrübelerine farklı yönlerden dikkat ediyor, onları farklı kategorize ediyor ve farklı mı hatırlıyorlar? Bazı bilim insanları için bu soruların cevabı pek açık bir evet. İnsanların nasıl konuştuğuna bakın diyorlar. Kesinlikle farklı dilleri konuşan insanlar farklı kavramları dikkate alıp farklı kodlamalı ki dillerini düzgün konuşabilsinler. 

Farklı düşünen bilim insanlarıysa, insanların konuşma şekillerinin farklılığını yeterince ikna edici bulmuyorlar. Bütün linguistik ifadelerimiz aslında seyreltilmiş durumda, hazır bilginin yalnızca çok küçük bir kısmını kodlayarak aktarıyoruz. İngilizce konuşanlar fiillerinde Rusça ya da Türkçe konuşanların verdiği bilginin aynını vermiyor diye İngilizlerin bu boyutlara önem vermiyor olduğunu iddia edemeyiz, bu yalnızca buna dair konuşmadıklarını gösterir. Herkesin aynı düşünmesi, aynı şeyleri fark etmesi ama farklı tarzda konuşması gayet mümkündür.

 Diller arası farklılıklara inananlarsa, bun cevaben herkesin aynı şeye dikkat etmediğini söylüyorlar: Eğer herkes aynı şeylere dikkat ediyor olsaydı, yabancı dil öğrenmenin çok kolay olacağını söyleyebilirdik. Maalesef, yeni bir dil (özellikle sizinkiyle yakın akrabalığı olmayan) öğrenmek hiç kolay değil, yeni ayrım dizilerine dikkat etmeyi öğrenmeyi gerektiriyor. İspanyolca’da oluş tarzı, Türkçe’de şahitlik durumu ya da Rusça’da yönelme durumu; bu dilleri öğrenmek yalnızca dil hazinesini öğrenmenin çok daha ötesinde. Bu dilleri öğrenmek, söylemek istediğiniz cümlede doğru bilgiyi verebilmek için çevredeki belli ve doğru şeylere dikkat etmeyi gerektiriyor.

Dilin düşünceyi etkileyip etkilemediğine dair bu tarz a priori iddialar yüzyıllardır belli çevrelerde dillendiriliyor, bazıları düşüncenin dil tarafından şekillendirilmesinin imkansız olduğunu söylerken, bazıları dilin düşünceyi şekillendirmemesinin imkansız olduğunu söylüyor. Yakın zamanda, benim ekibim ve diğerler ekipler olarak, bu kadim tartışmadaki anahtar soruları ampirik olarak test etmek için yollar bulduk ve sıradışı sonuçlar elde ettik. O zaman, neyin doğru olup olmadığına dair iddialar sunmak yerine, gelin neyin doğru olduğunu bulalım.

Birlikte Pormpuraaw’a gidelim, Kuzey Avusturalya’da, Cape York’un en batısında küçük bir Aborijin yerleşimine. Buraya yerli Kuuk Thaayorre’lerin mekan kavramına dair konuşma tarzları nedeniyle geldik. “Sağ”, “sol”, “ön”, “arka” gibi İngilizce’de yaygın olarak kullanılan, gözlemciye izafen yön ve mekan belirten sözcükler yerine, Kuuk Thaayorre’ler diğer Aborijin grupları gibi, ana yönleri –kuzey, güney, doğu, batı- kullanıyorlar. Bu bütün ölçeklerde böyle, yani “Güneydoğu ayağında bir karınca var” ya da “Bardağı biraz kuzeybatıya koy” gibi cümleler kurmanız gerekiyor. Bunun beklendik sonuçlarından biri, sürekli yönlerin farkında olmak zorunluluğu, başka türlü doğru konuşmanız imkansız. Kuuk Thaayorre’ler arasında, karşılaşınca sorulan normal bir soru “Nereye gidiyorsun” ve normal bir cevap: “Güney-güneybatıya”. Eğer hangi yöne gittiğinizi bilmiyorsanız, “merhaba”nın ötesine geçmeniz mümkün değil.

Sonuç, mutlak referans çerçeveleri kullanan diller (Kuuk Thaayorre gibi) ve izafi referans çerçeveleri kullanan dillerin (İngilizce gibi) konuşanları arasında ciddi bir yön bulma kabiliyeti ve mekan bilgisi farkı. Basitçe söylemek gerekirse, Kuuk Thaayorre gibi dilleri konuşanlar, alışık olmadıkları bölgeler ve hatta bina içlerinde bile nerede olduklarının sürekli farkında olma konusunda İngilizce konuşanlardan çok daha üstünler. Bunu sağlayan –aslında, zorlayan- konuştukları dil. Dikkatlerinin bu şekilde eğitilmiş olması, insan kabiliyetinin ötesinde sanılan bu tarz bir yön bulma kabiliyetiyle donanmalarını sağlıyor. Mekan, düşüncenin çok temel bir alanı olduğundan, insanların zamanı nasıl algıladıkları/düşündüklerine dair farklılıklar burada bitmiyor. İnsanlar, mekana dair bilgilerini başka, çok daha karmaşık ve daha soyut temsiller yaratmak için kullanıyorlar. Zaman, sayı, müziksel tını, akrabalık ilişkileri, ahlakilik ve duygulara dair sembolleştirmelerin mekanı nasıl düşündüğümüzle ilintili olduğu ispatlandı. Öyleyse, mekanı farklı düşünen Kuuk Thaayorre’ler, zaman gibi başka kavramlar hakkında da farklı mı düşünüyorlar? Bu, meslektaşım Alice Gaby ile birlikte Pormpuraaw’a cevabını bulmak için geldiğimiz soru.

Bu fikri test etmek için, insanlara (yaşlanan bir adam, büyüyen bir timsah ya da yenen bir muz gibi) zamana bağlı değişim gösteren bir dizi resim verdik. Yapmaları gereken, yere dağınık şekilde serilmiş fotoğrafları doğru kronolojik sıralamayla dizmekti. Her bireyi, iki farklı oturumda, her oturumda farklı bir anayöne bakacak şekilde test ettik. Bu testi İngilizce konuşanlara uygulayacak olursanız, fotoğrafları zaman soldan başlayıp sağa doğru akacak şekilde dizerler. İbranice konuşanlarsa sağdan sola dizererek, yazım yönünün bunda bir rol oynadığını gösterirlerdi. Kuuk Thaayorre insanları, sol ve sağ gibi tabirleri kullanmayan insanlar, peki onlar ne yapacaklardı?

Kuuk Thaayorre’ler kartları ekseriyetle soldan sağa ya da sağdan sola dizmediler; vücutlarına yaklaşacak ya da uzaklaşacak biçimde de. Fakat diziş şekilleri rastgele değildi, bir örüntü vardı, yalnızca İngilizce konuşanlarınkinden farklıydı. Zamanı soldan sağa dizmek yerine, doğudan batıya sıralamışlardı. Yani güneye karşı oturduklarında, kağıtlar soldan sağa, kuzeye bakarak oturduklarında sağdan sola diziliyordu.  Doğuya baktıklarında ise, kağıtlar vücutlarına yaklaşacak şekilde diziliyordu. Bu örüntü, deneklere hangi yöne baktıkları söylenmediği halde geçerliydi. Kuuk Thaayorre’ler yalnızca hangi yöne baktıklarının (genellikle benden çok daha iyi biçimde) farkında olmuyorlar, aynı zamanda bu mekânsal belirlemeyi zaman temsili yaratırken de kullanıyorlardı.

İnsanların zamana dair mefhumları konuşulan dile göre başka yönlerden de değişiyor. Örneğin, İngilizce konuşanlar zamana dair konuşurken, yatay mekânsal benzetmeler kullanıyorlar (“iyi günler önümüzde”, “kötü günler geride kaldı” gibi) ama Mandarin Çincesi konuşanlar zaman için dikey metaforlar (gelecek ay, örneğin, “aşağıdaki ay” ve önceki ay, “yukarıdaki ay”) kullanıyorlar. Mandarince konuşanlar zamana dair İngilizce konuşanlara nazaran daha dikey tabirler kullanıyorlar, o zaman Mandarince konuşanlar zamana dair daha mı dikey düşünüyorlar? Basit bir deney düşünelim. Yanınızda duruyorum, tam önünüzdeki alanda bir noktayı gösterip size “Bu nokta, bugün. Dün ve yarını nereye koyardın?” diye soruyorum. İngilizce konuşanlara bu sorulduğunda neredeyse her zaman yatay seçimler yapıyorlar. Ama Mandarince konuşanlar İngilizce konuşanlara nazaran yedi-sekiz kat daha fazla dikey tercihler yapıyorlar. 

Zaman algısının en basit cihetleri bile dil tarafından etkilenebilir. Örneğin, İngilizce konuşanlar süreye dair uzunluk terimleri kullanıyorlar (“Kısa bir konuşmaydı”, “Toplantı uzun sürmedi” gibi) ancak İspanyolca ve Yunanca konuşanlar genelde zamana dair miktar belirten terimler kullanıyorlar; “çok”, “büyük” ve “biraz” gibi sözcükler, “kısa” ve “uzun” sözcüklerinden daha çok karşımıza çıkıyor. Süreyi tahmin etme gibi temel algılama yetilerine dair yaptığımız araştırmalar, farklı dilleri konuşanların, dillerindeki metafor örüntülerine göre farklılaştığını gösteriyor. (Örneğin, süreyi tahmin etmeleri istendiğinde İngilizce konuşanların kafası uzaklık bilgisiyle daha kolay karışıyor, daha uzun bir çizginin ekranda daha uzun kaldığını düşünüyorlar, fakat Yunanca konuşanların kafası miktara göre karışıyor, daha dolu olan bir kabın ekranda daha uzun kaldığını düşünüyorlar.)

Bu noktada önemli bir soru şu: Bu farklılıklar dilin kendisinden mi kaynaklanıyor yoksa kültürün bir diğer boyutundan mı? Elbette, İngilizce, Mandarince, Yunanca, İspanyolca ve Kuuk Thaayorrece konuşanların hayat tarzları binlerce farklı yönden ayrılıyor. Bu farklılıkların kültürleriyle alakalı başka özelliklerden değil de dillerinden kaynaklandığını nasıl bilebiliriz?

Bu soruya cevap vermenin bir yolu, insanlara yeni konuşma yöntemleri öğretip bunun düşünce tarzlarını değiştirip değiştirmediğini gözlemlemek. Araştırma merkezimizde İngilizce konuşanlara zamana dair konuşmanın farklı yollarını öğrettik. Bir çalışmada, İngilizce konuşanlar, zamana dair Yunancada olduğu gibi ebat terimleri (“bir film, bir hapşırık süresinden daha geniştir”) ya da Mandarincede olduğu gibi dikey metaforlar kullanmayı öğrendiler. İngilizce konuşanlar zamana dair bu yeni tarzlarda konuşmayı öğrenir öğrenmez, bilişsel performansları Yunanca ya da Mandarince konuşanlara benzemeye başladı. Bu, dildeki örüntülerin nasıl düşündüğümüzü belirlemede nedensel bir rol oynadığını işaret ediyor. Pratik anlamda bu, yeni bir dil öğrendiğinizde yalnızca yeni bir konuşma tarzı değil, elinizde olmadan yeni bir düşünce tarzı da öğrendiğiniz anlamına geliyor. Düşüncenin zaman ve mekan gibi soyut ve karmaşık alanlarının ötesinde, diller görsel algılamanın temel özelliklerinde de rol oynuyor, renkleri ayırt edebilme yeteneğimiz, örneğin. Farklı diller, renk skalasını farklı sınıflandırıyor, bazıları renkleri diğer dillerin ayırdığından daha farklı biçimde ayırıyor ve bu sınırlar farklı diller arasında hep aynı yere düşmüyor.

Dillerdeki renklere dair farklılıkların renk algısını etkileyip etkilemediğini test etmek için, Rusça ve İngilizce konuşanların mavinin tonlarını ayırt edebilme yeteneklerini karşılaştırdık. Rusçada, İngilizce konuşanların “mavi” dediği renk tonlarının tamamını kapsayan bir sözcük yok. Rusça, açık ve koyu mavi (“goluboy” ve “siniy”) arasında zorunlu bir ayrım yapıyor. Bu farklılık, Rusça konuşanlar için siniy mavisinin goluboy mavisinden daha farklı göründüğü anlamına mı geliyor? Kesinlikle, veriler öyle gösterdi. Rusça konuşanlar, Rusçada iki farklı isimle adlandırılan mavi tonlarını, aynı isimle adlandıran dilleri konuşanlara nazaran daha hızlı ayırıyorlar. 

İngilizce konuşanlar için, bütün bu tonlar aynı kelime tarafından tarif ediliyor, “blue”, ve algılama-ayırma zamanı için kayda değer bir farklılık gözlenmiyor.

Daha ötesinde, Rusçanın avantajı, renkleri tespit ederken bir sözel değişimleme görevini yerine getirmeleri istendiğinde ortadan kalkıyor (bir dizi rakamı okumak gibi) ama aynı derecede zor bir mekânsal değişimleme görevi (yeni bir görsel deseni akılda tutmak gibi) istendiğinde devam ediyor. (EN: Değişimleme görevleri, yeşil renkte kırmızı yazısı yazmak gibi, beynin farklı alanlarını aynı anda uyaran mesajlara reaksiyonu ölçen test görevleridir.) Sözel bir görev istendiğinde avantajın kaybolması, dilin şaşırtıcı derecede basit algısal yargılarda da rol oynadığını gösteriyor, ve dilin kendisinin Rusça ve İngilizce konuşanlar arasındaki algı farkının sorumlusu olduğunu.

Rusça konuşanların dile normal erişimleri bir sözel değişimleme göreviyle engellendiğinde, Rusça ve İngilizce konuşanlar arasındaki farklılık ortadan kalkıyor.

Dilin önemsiz özellikleri diyebileceğimiz şeylerin bile dünyayı nasıl gördüğümüze dair oldukça derin bilinçaltı etkileri olabilir. Gramer cinsiyetini ele alalım. İspanyolca ve diğer Latin dillerinde, adlar ya maskülen, ya feminendir. (Burada cinsiyet, sınıf ya da cins anlamını taşıyor) Diğer birçok dilde, isimler çok daha fazla cinsiyet altında gruplanır. Örneğin, bazı Avustralya Aborjin dillerinde 16’ya erişen farklı gramer cinsiyeti/sınıfı var; av silahları, köpekgillerden gelen hayvanlar, parlak şeyler ya da, bilişsel dilbilimci George Lakoff’un meşhur ettiği “Kadınlar, ateş ve tehlikeli şeyler” sınıfı gibi. 

Bir dilin gramer cinsiyetine sahip olması demek, farklı cinsiyet sınıfına mensup sözcükler dilbilimsel açıdan farklı, aynı gruptakiler aynı muameleye tabi tutulur demek. Diller, konuşanların zamirleri, sıfatları, fiil sonlarını, takıları ve çoğul eklerini sözcüğün cinsiyetine göre farklı çekimlemelerini gerektirebilir. Örneğin, Rusçada “koltuğum eskiydi” (moy stul bil’ stariy) demek için, cümledeki bütün sözcüklerin cinsiyetinin “koltuk” (stul) sözcüğüyle uygun olmasını sağlamanız gerekir. Stul Rusçada maskülen olduğu için, “benim”, “-di” ve “eski” sözcük ve eklerinin maskülen biçimlerini kullanırsınız. Bunlar, biyolojik olarak erkek olan birisi için kullanacağınız formlarla aynı, “Dedem yaşlıydı” derkenki gibi. Eğer, bir koltuğa dair değil, diyelim ki bir yatak (krovat’) hakkında konuşuyorsanız, ya da nineniz hakkında, feminen formları kullanırsınız. 

Koltukları eril, yatakları dişil gören Rusça grameri, Rusça konuşanların koltukları daha erkeğe benzer, kadını da kadınla ilişkilendiren bir şekilde görmesini sağlıyor mudur? Görünüşe göre öyle. Bir çalışmada, Almanca ve İspanyolca konuşanlardan, iki dilde farklı cinsiyete sahip objeleri tasvir etmelerini istedik. Yaptıkları tasvirler, gramer cinsiyetinin öngördüğü şekilde değişiklikler gösterdi. Örneğin, Almancada maskülen, İspanyolcada feminen olan “anahtar” sözcüğünü tarif etmeleri istendiğinde, Almanca konuşanlar “sert”, “ağır”, “dişli”, “metal”, “tırtıklı” ve “kullanışlı” gibi sözcükleri daha fazla kullandılar, öte yandan İspanyolca konuşanların “altın”, “karmaşık”, “küçük”, “sevimli”, “parlak” ve “minik” sözcüklerini daha fazla kullandıkları görüldü. Almancada feminen, İspanyolcada maskülen olan “köprü” sözcüğü içinse, Almanca konuşanlar “güzel”, “zarif”, “narin”, “barışçıl”, “tatlı” ve “ince” sözcüklerini, İspanyolca konuşanlar ise “büyük”, “tehlikeli”, “uzun”, “güçlü”, “muhkem” ve “yüksek” sözcüklerini kullandılar. Test, dil olarak gramer cinsiyeti olmayan İngilizce gerçekleştirilmiş olsa da sonuç böyleydi. Dilsel olmayan görevlerde (iki resim arasındaki ortaklıkları seçtirmek vs.) de aynı sonuç örüntüleri tekrar edildi. Aynı zamanda, insanların düşüncelerini etkileyenin doğrudan dilin kendisi olduğunu da gösterebiliriz: İngilizce konuşanlara yeni gramer cinsiyeti sistemlerini öğrettiğimizde, bu objelerin zihinsel temsilleri Almanca ya da İspanyolca konuşanlarınkine benzer bir hale geliyor. Görünüşe göre, bir kelimeye cinsiyet atfetmek gibi başta rastgele gelen gramerin en küçük tesadüflerinin bile insanların dünyadaki somut objelere dair mefhumlarının yaratılmasında payı var.

Aslında dilin bu etkilerini gözlemlemek için bir laboratuvara gitmenize gerek bile yok, bir sanat galerisinde bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Sanat tarihindeki meşhur kişileştirme örneklerine bakın; ölüm, günah, zafer veya zaman gibi soyut varlıkların insan formundaki tasvirlerine. Sanatçı, diyelim ki ölümün ya da zamanın kadın mı erkek mi olduğuna nasıl karar veriyor? Anlaşılan o ki, bu kişileştirmelerin %85’inde, sanatçının anadilinde o kelimenin cinsiyeti, kişileştirmenin cinsiyetini belirliyor. Bu demek ki, örneğin Alman ressamlar ölümü bir erkek, Rus ressamlarsa kadın olarak resmetmeye yatkınlar. 

Gramerin kelime cinsiyeti gibi acayipliklerinin bile düşüncemizi etkilediği gerçeği aşikar. Bu acayiplikler dilde oldukça yaygın, cinsiyet, örneğin, bütün isim soylu kelimeleri etkiliyor, bu da insanların bir isim soylu kelime tarafından tarif edilebilen her şeye dair düşüncelerini etkiliyor demek. Oldukça karmaşık!

Dillerin mekan, zaman, renkler ve objelere dair düşüncelerimizi nasıl şekillendirdiğini anlattım. Diğer çalışmalar da, dilin insanların olayları yorumlamasına, neden sonuç ilişkisi kurmasına, sayı saymasına, maddi özü anlamasına, duyguyu algılayıp tecrübe etmesine, diğer insanların zihnine dair yargıya varmasına, risk almayı seçmesine ve hatta meslek ve eş seçimine etkilerini buldular. Bir araya getirildiğinde bu sonuçlar düşüncenin en temel alanlarının çoğunda linguistik süreçlerin nüfuz sahibi olduğunu ve altbilişsel olarak zihnin ve algının cıvatalarından en yüce soyut kavramlarımız ve yaşama dair büyük kararlarımıza uzanan bir biçimlendirme rolü üstlendiğini gösteriyor. Dil, insan olma tecrübemizin merkezinde yer alıyor ve konuştuğumuz diller düşünce, dünyayı görme ve yaşam tarzımızı derinlemesine bir şekilde belirliyor.

 


Orijinali: How does our language shape the way we think?

Yazar: Lera Boroditsky

İngilizce'den çeviren: M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Bu kategoriden diğerleri: « Yesevi'nin Hikmeti
  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

134 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi