Üye Girişi

Üye Girişi

Yapay Zeka ve Bilincin Evrimi: Bilinç Gökten Mi Düştü?

16 Şub 2016

Bilinç müthiş bir mesele: zihin dediğimiz olgunun bir bileşeni, gündelik hayatta çok farklı anlamlarda kullanabiliyoruz (bilinçli bir insan, bilinçli bir şekilde yapmak vs.) ama en basit haliyle, insana dair ne varsa bilinç vesilesiyle vardır diyebiliriz. 

Nasıl evrimleştiğini anlatmaya çalışacağım “bilinç ve zihin”, birbirinin yerine kullanılsa da, aslında ayrı şeyler. Bilinç, zihni oluşturan bir bileşen, hafıza, algı ve diğerleriyle birlikte. Basitçe, bilinç, zihnin işlemcisidir. “Alt bilinç” ve “üst bilinç” farklı kuramlarla açıklanmaya çalışılsa da, insan bilinci sözkonusu ise, bir aktif, farkında olunan bilinç ve bir de çok daha derinlerde, bir işletim sisteminin temel kodlarını kullanıcının her defasında onayına sunmadan çalıştıran bir fonksiyon gibi işlemeye devam eden bir bilinç olduğunu söyleyebiliriz sanırım. 

Bilincin evrimini anlatmaya çalışırken, hele yapay zekaya gelmeden evvel, önce iki kavrama değinmeliyim: Antroposantrizm ve emergence. İlki kolay, “insan merkezlilik” demek. Bizler, biraz da kolay olsun diye, meseleleri insana makrun anlıyoruz. “İletişim” deyince, örneğin, insanların iletişimini düşünüyoruz, halbuki daha üst perdeden bir bakışla, iletişim sadece insanlar arasındaki etkileşim değildir, iki atomun etkileşimine de iletişim diyebiliriz. Hem, bu bakışla insan iletişimi de, neticede bir öbek karbon atomunun, diğer bir öbek karbon atomuyla etkileşimidir. İşin daha bilim felsefesiyle alakalı yanı şu: Henüz “fizikötesi” bir fenomen görmedik bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla her şey, fiziğin bir konusudur, bu bakıma ben bir “fizikalist”im. Bu şu demek: Bilinç, insandan söz ediyorsak, beyin yoksa yoktur. Beyindeki nöronların birbiriyle etkileşimi olmasaydı, şiir yazamazdık. Dini vaazlar veremezdik.  Dolayısıyla ben insan merkezli ya da “retorik” açıdan bakmamaya çalışacağım, mümkün olduğunca “fizik”e sadık kalacağım. Ayhan Songar’ın küçük kitapçığı “Sibernetik”, bu bakışı geliştirmekte oldukça faydalı olmuştu: Özetle, sibernetik bilimi, benzer fonksiyon üstlenen “şey”leri aynı şeyler olarak tasnif eder. 

İkinci sözcük, “emergence”, hadis olmak, ortaya çıkmak demek. Bir yumağın iç etkileşimi sonrası o yumakla alakalı ancak onu aşkın (transandantal) bir varlık ya da olgunun zuhuratı demek. Evrimi anlatırken, daha iyi anlaşılacağını ümit ediyor ve bilinç evrimini anlatmaya geçiyorum.

Bilinç Gökten Düşmedi

Yıllar önce okuduğum Hoimar von Ditfurth eseri Bilinç Gökten Düşmedi, bilincin yavaş yavaş nasıl evrildiğini biyoloji bilimi dahilinde anlatan bir kitaptı, pek beğenirdim. Herhalde eksikleri, gedikleri vardır ama, bir popüler bilim kitabı olarak bilincin nasıl ortaya çıktığını anlamak isteyenler için güzel bir kaynaktır, bölümün başlığını o yüzden kitabın adından ödünç aldım.

Şimdi, bir taş düşünelim. Basitleştirmek adına, kimyasal olarak salt “silisyumdioksit” içersin, yani silika. Doğadaki kaya, taş oluşumlarının yaklaşık beşte dördü silika denen bu maddeden oluşmuştur diğer minerallerle birlikte, ama bizim elimizdeki taşta sadece silika var, yani bir silikon, iki oksijen atomundan oluşmuş moleküller. Bilgi kuramı sağ olsun, bu taşın içindeki toplam molekül miktarı, ısısı, moleküllerin dizilişi yani biçimsel özellikleri, proton, nötron, elektron parçacıklarının toplam sayısı gibi bütün fiziki özelliklerinin toplamı, bu taşın toplam “bilgisi”dir. Taş, elbette bunu bilmez, ama taş bu bilgiden ibarettir. Atomaltı seviyeye inmedim, inmek bu örneği çürütmez ama karmaşıklaştırır; aynı zamanda “uzay zamandaki yer bilgisi”ne de değinmedim aynı sebepten. Elimizde, hiçliğin ortasında, evreni yalnızca kendinden ibaret bir taş var, fiziki özelliklerinin hepsini biliyoruz; bu taş, bu bilgilerin toplamından ibarettir ve bilgi kuramı ile bu bilgiyi bayt cinsinden ifade edebiliriz, “şu kadar silikon, şu kadar oksijen atomu”, diyelim ki 1,0 sistemine göre toplam 1 milyon baytlık bir bilgi olsun bu. Bu duruma, yani en iptidai, salt maddesel var oluş haline, bilincin ilk fazı diyeceğiz: Salt bilgiden ibaret olmak.

Taşın özündeki bilgi, yani fiziksel özellikleri, bir taş daha var ise, onun etkileşime girmesini sağlayacaktır. Dört temel kuvvet dediğimiz kütle çekim, elektromanyetik, güçlü nükleer ve zayıf nükleer etkileşim kuvvetleri, iki taşın “kasten yapıyormuş gibi”, karşı konmaz biçimde etkileşmelerini, örneğin hareket etmelerini sağlayacaktır. Kütle çekim örneği vereceksek, taşların büyüklüğü birer gezegen kadar olsun ve uzayda olsunlar: Kütle çekimle birbirlerine doğru hareket edecekler, ivmelenecekler, başlarda evrendeki birbirlerine göreli uzaklıklarının belirleyiciliğinde ya çarpışacaklar, ya stabil birer yörüngede birbirleri etrafında dönecekler ya da spiraller çizerek birbirleri etrafında dönüp, nihayet yine çarpışacaklardır. Yani özlerindeki bilgi ve evrensel kuvvetler-kanunlar nedeniyle bir harekete, daha doğrusu bir “olay”a sebebiyet vereceklerdir. Buna bilincin ikinci fazı diyelim: Evren yasalarına uygun bir şekilde “olay bilgisi” de yaratmak, etkileşime girmek. Henüz günlük hayatta kullandığımız haliyle “bilinç”e, yani düşünceyi yaratan, zihnin işlemci bileşenine gelmedik bile, fakat oraya gelmek için, bilincin gökten düşmediğini kavramak için, bilincin maddenin temel bir fonksiyonu olduğunu kavramamız lazım. (Nikolay Bukharin "bilinç maddenin bir fonksiyonudur" diyor. Buradan hareketle, integral, türev gibi terimleri ödünç alarak, insanoğlunun en girift kavramlarını çok kolay açıklayabiliriz, daha doğrusu tanımlayabiliriz: Bilinç, maddenin bir fonksiyonudur. Fikir, bilincin bir türevidir. Benlik, bilincin integralidir. 

Oldukça afilli laflar ama çok basit esasında: Fonksiyon, bir "giriş"i, belli bir "çıkış" olarak alan bir olgudur, bir "şey"in "işlev"idir. Türev, bir fonksiyonun "gidişatı"nın anlık görüntüsüdür. İntegral, -burada- sınırları belirsiz ya da tahmin edilebilir olmayan bir hacmin, küçük parçalara ayrılıp, o sonsuz küçüklükteki parçaların teker teker toplanması ile bir bütün halinde hesaplanması meselesidir, ki bu sonsuz küçüklüğü bilemeyiz, ona yaklaşırız ve sonunda bulduğumuz değer "gerçeğe çok yaklaşık"tır, gerçeğin biraz rafine halidir. Konuyu çok dağıtmadan parantezi kapatalım.)

Canlılık dediğimiz şey, Richard Dawkins’in Gen Bencildir ve sair eserlerinde anlattığı üzre, maddenin temel özelliklerinden kaynaklanır. Canlılığı tetikleyen en temel madde özelliklerinden biri de, kararlı bileşiklerin madde tarafından “tercih edilmesi” fakat bu tercih etme terimi, Dawkins’in “bencillik” terimini kullanmasını açıklarken anlattığı gibi, teşbih olsun diye kullandığım bir şey, henüz ortada “aktif bilinç” yok, dolayısıyla bir tercih de yok. Ancak madde, kararlı bileşikler oluşturur. Bir diğer özellik şu: Karbon atomu, sayısız derecede çok bileşik oluşturma kabiliyetini haiz muhteşem bir madde birimidir. Ayrıca yine Dawkins’in değindiği üzre, kararlı bileşikler, kendilerini bir nevi “kopyalar”lar. 

Canlılık, bugünkü bilgilerimize göre böyle ortaya çıktı: Dünyada bolca bulunan karbon atomları ve sürekli enerji girdisi yaratan güneş gerçeği var. Bu sürekli enerji girdisi ve karbon atomunun çok farklı bileşikler oluşturabilme yeteneği, aynen canlılar için geçerli olan doğal seleksiyondaki gibi, milyonlarca yıl boyunca farklı farklı bileşiklerin oluşup yok olmasına neden oldu ve bir yerde, RNA’ların ataları ve RNA’lar sentezlendi. (Arada çok uzun bir süreci atladığımın farkındayım ancak abiyogenez oldukça çetrefilli bir konu, okurun işin uzmanından okuması ve çok fazla yeni keşif gerçekleştiği, yeni kuramlar geliştirildiği için bilgilerini sürekli yenilemesi lazım.) Bu ilk “kalıtsal materyal”ler, şeker, baz ve nitrojen (fosfat vs.) içeren birer uzun bileşik zincirinden ötesi değildi, fakat yapıları, çevrelerindeki inorganik madde havuzundan benzer bileşikler yaratılmasını sağlıyordu. (Kararlılığın madde için tercih edilir olması nedeniyle.) Canlılığın kökleri buradadır diyebiliriz.

Bu RNAlar, bilincin ilk ve ikinci fazı dediğimiz özellikleri gösteriyorlardı: Bir bilgiyi haizdiler, moleküllerin, bileşiği oluşturan parçaların diziliş bilgisi ve onun çevre ile etkileşiminin yarattığı olay bilgisi. Aynı zamanda, “organik materyal”diler ve çevreleri ile etkileşerek, benzer materyaller yaratıyorlardı.

Direkt olarak evrimin konusu olan hücreleşmeyi açıklamayacağım, direkt hücre safhasına atlayacak olursak, elimizde ilkel canlılar vardı: Çevrelerindeki havuzda bulunan çeşitli moleküllerin tepkimelerinden enerji elde ediyorlar, bu sayede yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Bugün anladığımız şekliyle bilinç, bildiğimiz kadarıyla sadece canlıya özgü üçüncü fazıyla, tam olarak bu zamanda ortaya çıktı: Bilgiyi “kasti” bir şekilde değiştirebilmek. Bilincin üçüncü fazı budur, maddenin (hücre de, insan da neticede maddedir) kendi bilgisini, çevresinin bilgisini, olay bilgisini değiştirebilmesi, yani büyüyüp küçülme ya da etkileşime girmede, salt dört temel kuvvetin maddeyi edilgen bırakan tesirinin ötesine geçip, kendi “isteği” ile hareket edebilmesi. (Ki bugün bilinç anlamında kullandığımız “ruh”un Latincesi “anima”, hareket etme fiiliyle alakalıdır, animasyon ile hareket eden canlı, hayvan anlamında “animal” sözcüğünün etimolojik akrabalığı bundan ileri gelir.) Dört temel kuvvete “başkaldırabilen” maddenin oluşmasının temel nedeni, yukarıda değindiğim “güneş”tir. Zira Güneş’ten sürekli enerji girdisinin olması, salt dünya özelinde bu temel kuvvetlerin ve maddenin bir diğer eğiliminin, “enerjisini mümkün olduğunca kaybedip, entropisini arttırmak” dediğimiz termodinamik kanununun bir nevi ihlal edilmesine neden oluyordu. Tabii bu ihlal, lokal ve sınırlı bir zaman içindir: Güneş öldüğünde, bu girdi bittiğinde, canlılık da ölür, kısa kesitlerden değil de uzun bir zaman çizelgesi cihetinden bakarsak, ihlal yoktur, bizler güneşin enerji kaybedip entropi arttırırken yarattığı yan ürünleriz sadece, enerji kaybetme ve entropi arttırma sürecinin birer dahili parçasıyız, doğup ölmemiz de bir nevi bu sürecin mecazi özetidir. 

Fakat bu faz, hala “insan bilinci”nin özelliklerini göstermez. Sadece, “besin”e yönelme, “ışığa yönelme” ya da canlılığa menfi etki gösterecek ortamdan uzaklaşma gibi hareketlerin yapılabilmesini sağlar. Bunları sağlayan mekanizma, hücre içerisindeki “temel bilgiyi saklayan” genetik materyalin, proteinler, elektrik yükünün değiştirilmesi gibi aracılar ve yöntemlerle hücrenin öz ve çevre bilgisini değiştirmesidir. 

Buradan sonrasını da anlatacağım, ama önce “emergence” dediğimiz kavramı açıklamam lazım. Bunun için de, evrimde biraz ileriye atlayacağız.

Kovan Bilinci

Hive mind diye bir kavram var, “kovan zihni” ya da “kovan bilinci” diye çevirebiliriz. 

İnsan bilinci dediğimiz şey, nasıl oluşuyor? "1 ve 0"lara benzetebileceğimiz, ilkel ve basit bir takım elektriksel/kimyasal verileri yaratmak ve iletmekten başka bir özelliği yok sinir hücrelerinin. Nörotransmitterler denen bir takım kimyevi bileşikler ve elektrik akımı... (Bunu daha ayrıntılı açıklayacağız.)

Ancak bu basit ve tek yönlü iletiler, bir "yumak" oluşturunca, bir eşik değerini aşınca, “emergent” bir yapı olarak "bilinç" ortaya çıkıyor. Yani bilinç, teker teker kendisini oluşturan küçük bileşenlerin doğrudan toplamından daha fazlası ediyor, bu bileşenlerin bir araya gelmesi, bir fenomen yaratıyor; "emergent"ten kasıt budur. Samuel Alexander’in  “Space, Time and Deity” kitabı ile, Gödel Escher Bach isimli meşhur eser, meraklısına oldukça faydalı olabilecek kitaplar. İkincisinin Türkçe çevirisi var, yazarı Douglas Hofstadter

Sonra, karıncalardan örnek verelim. "Hive", yani kovan, arılar için kullanılır ama, karıncalar, nihayetinde kolektif bilince bağladığımızda daha faydalı bir referans noktası olacak bizim için. Zira arıların “küçük iletişim ‘impuls’ları” karıncalardan daha karmaşık.

Her bir karınca, çok basit, karınca kolonilerinin karmaşasıyla karşılaştırılamayacak kadar sıradan ve önemsiz iletişim aygıtlarına sahip: salgıladığı kimyasallar, yani feromonlar ve algılamak için kafasının iki yanındaki duyargaları. Bir de, sadece en yakınındaki karıncalara, çok ani ve anlık mesaj verebilen sesi. (Karıncalarda sesli iletişim hala tartışılan bir konu.) Karşılaştırmak için, insanın sahip olduğu iletişim aygıtlarına bakınız: Feromonlar, dil, yazı, beden dili, cep telefonu (…) Ancak karıncalar insanoğlunun kurduğu medeniyetlere denk değilse de, yakınsayan “medeniyetler” kuruyorlar, nasıl?

Tek bir karınca, akılsız, salak bir varlık. Bütün yapabildiği, hareket etmek ve hareket ederken, eğer yemek aramaya çıkıyorsa, “yemek” anlamına gelen bir feromonu (kokulu kimyasal madde diyelim), arkasında bırakmak, ya da tehdit varsa, “tehdit” anlamına gelen bir feromonu… Karıncamız yola çıkıyor, peşinde salgıladığı kimyevi maddenin koku izi… Yemek bulduysa, kendi izine takılarak, adeta karda bıraktığı izlere yeniden basarcasına, aynı yoldan geri dönüyor. Üst üste iki defa “yemek” mesajı bırakmış oluyor. Dolayısıyla, karıncanın “yemek var” mesajı keskinleşıyor; kokusu belirginleşiyor. Başka bir karınca, bu kokuyu aldığında, iki defa üzerinden geçildiği için, bir yemeğe ulaşma şansının yüksek olduğunu anlayıp, takılıyor; “yemek var” mesajını arkasında bırakmaya devam ederek. Böylece, yemek bitene kadar, ilk giden karıncanın peşinden o yemeğe ulaşan bütün karıncalar, bir yolu kokularıyla işaretliyorlar. Yemek ne kadar fazlaysa, giden karınca o kadar çok olduğu için, koku daha da belirginleşip daha fazla karıncayı çekiyor. (pozitif geri besleme) Yemek bittiğinde, yemek var feromonunu salgılamayı bırakıyorlar ve koku zamanla siliniyor. Görmüşsünüzdür, bir rota boyunca durmaksızın akan karıncaları… İşte böyle basit bir mekanizma, karınca kolonisini “mantıklı imişçesine” sevk ediyor; bütün diğer koloni işleri de, aynı mantıkla hallediliyor.

Bilgisayar sistemleri de, bir karınca kolonisi kadar dahi zeki olmamakla birlikte (yapay zeka bahsinde buna değineceğim), benzer mantıkla işlerler. 1 ve 0lar, kondansatörler gibi çeşitli elektrik devreleri tarafından sağlanır: Elektrik akımı var, yani 1, elektrik akımı yok, yani 0. Bu bir “dil” ve “yorumlama modülü” sayesinde, anlamlı çıktılara dönüşür: Ekran görüntüsü, bilgisayar oyunu, hesap makinesi… Ayrıntısına Bilgi Kuramı yazımda değinmiştim, tıklayarak okuyabilirsiniz.

Emergence kavramını böyle anladıktan sonra, bilincin evriminin insan basamağına giden yola geçebiliriz.

Sinir Sistemi

En son, tek hücrelilerde kalmıştık, insana gelene dek, çok hızlı bir şekilde bilincin evrimini açıklamaya devam edelim.

Canlılarda çok hücrelilik başladıkça, özelleşme de ortaya çıkıyor: ilkin, salt bir araya gelmiş tekil hücreler topluluğu olan çok hücreliler, sonradan özelleşmiş hücrelerin oluşturduğu “emergent” yapılara dönüşüyorlar: Teker teker hücrelerden oluşan, fakat bir bütün olarak teker teker hücrelerin nicel toplamından daha fazlası olan organizmalar. Daha iyi anlamak için şöyle düşünebilirsiniz: Bir insan, elbette karaciğeri, akciğeri, böbreği, beyni (…) ve diğer uzuvlarının toplamıdır. Ancak karaciğer tek başına hayatta kalamaz, insan da karaciğersiz yapamaz, bu biraradalık, bir nevi sistemin “artı bir” elemanıdır. O “artı bir” eleman, sistemin teker teker bireylerin ardışık toplamından fazlası olmasını sağlar, ancak o biraradalığın biricikliği ile mümkündür.

Bu özelleşme, örneğin salt besin bulan, salt solunumla uğraşan, salt atıklardan kurtulan hücre grupları gibi ilkel doku öncülleri çıkarıyor. Organizmanın burada “kendi bilgisini kontrol etmesi” bugün bitkilerde hala (tabii daha karmaşık haliyle de olsa) devam eden bir sistemle mümkün: Kimyasal “vaziyet”in değiştiği, hücre içi ve hücrelerarası çözeltiye salgılanan maddelerle anlaşılıyor, kimi proteinler bunları algılıyor ve düzenliyor. Yani bir hücrede diyelim ki atık ve dolayısıyla zararlı madde birikti, hücre bunu kendisi “algılıyor” (algılama safhasına da, 4. Faz diyelim), atık maddeyi hücrelerarası ortama salıyor. Hücrelerarası ortamda, eğer organizma gelişmişse, diğer hücrelerin reseptörleri de madde derişikliğindeki farkı algılayıp, sair hareketlerle örneğin ortama su alıyor, ya da ortamdan su salıyor ve dengeyi sağlıyor. Bu 4. Faz da, yine bildiğimiz kadarıyla sadece canlılara özgü. 

Diyelim ki çok hücreli organizmamız çok büyük. Az evvel anlattığım yöntemle canlılığın yaşamın devamı ve çoğalması lehine korunması mümkün olmuyor. Büyük bitkiler buna kendilerince (hormon vs.) bir çözüm bulmuşlar ama bazı canlılar da başka bir çözüm geliştiriyorlar (tabii “nasıl” sorusunun cevabı bu yazıda yok, basit bir evrim okuması açıklayıcı olacaktır) ve bazı hücreleri, salt bu meseleyi çözmek ile görevli olarak özelleştiriyorlar. (Özelleştiriyor falan diyorum, daha önce de açıkladım, bu tür laflar teşbihtir, hücre bunu kendi akıl etmiyor, mutasyon ve seçilim yoluyla oluyor. Dawkins’in Kör Saatçi eserine bakabilirsiniz.) 

İşte bu özelleşme, insan bilincine giden yolu mümkün kılan ve 4. Fazdan sonrasının yolunu açan “sinir sistemi” dediğimiz mekanizmanın öncülüdür. Hücreler özelleşiyor ve uzun bir süreçte, sinir hücreleri ortaya çıkıyor: algılayan ve emir veren, yani 4. Fazı gerçekleştiren, 3. Fazdaki yetiyi daha “kasti” ve üst düzey etkili bir hale getiren. 

İlkel canlılarda bu sistem çok zayıf ama insan beyninin nasıl işlediğini ve geliştiğini anlamamız için çok güzel bir fırsat bu basitlik. Diyelim ki solucan türü bir canlıda uzun bir sinir ipi var, ip boyunca da “ganglion” denen yapılar, sinir düğümleri. Sinir uçları, örneğin asidik bir toprağa gelindiğine dair uyarı veriyor, ganglionlarda bu bilgi işleniyor ve kaslara emir gidiyor: kasıl-gevşe ve başka yöne hareket et. Burada bir “bilgi işlem” sözkonusu, pekala işleme neye göre yapılıyor? Tamamen genlerin belirleyiciliğinde, yani hala ortada insan bilinci gibi “burası sarmadı, Bebek’e inip sahilde bira içeyim” fikrinden söz edemiyoruz. Genler, solucanın nasıl hareket edeceğine dair bilgiyi kodlamış durumda, buradaki bilgi işlemin tek “bilinçli” tarafı, bu hareketin nasıl, ne zaman ve neden gerçekleştirileceğini belirlemek. Yine de büyük bir devrim, buna da 5. Faz diyeceğiz: karar verebilme.  (Solucanlarda bu sistem çok iptidai olduğu için, solucanı ikiye bölerseniz, eğer iki tarafta da ganglion varsa, iki solucan elde edersiniz. Fakat insan beyni ve diğer organları çok özelleşmiş olduğundan, böyle bir yetimiz sözkonusu değil.)

Evrimde biraz daha ileri gidelim, memeli hayvanlar diyelim. Buradaki fazı da anlattıktan sonra, aradı biyolojik evrimi atlayarak insansılar ve insana geçeceğim. Daha gelişmiş ve özelleşmiş bir sinir sisteminden bahsediyoruz artık. En ilkel haliyle bile olsa öğrenme, insan bilinci gibi değil ve daha çok genlerin ve o genlerin tetiklediği içgüdülerin tesirinde (yani I. Fazın) de olsa taktik kullanma gibi olgular var artık karşımızda. Bu, bilincin 6. Fazıdır: Hafıza. Artık çevre bilgisi, daha sonra yeniden bilgi işleme tabi tutulmak ve bir “karar”a konu olmak üzere, kısa ya da uzun vadeli depolanabiliyor. 

Artık insan bilincine geçebiliriz.

Ecce Homo

Emergence kavramından bahsetmiştik. İnsanoğlunun sinir sistemi, algılayıcı sinir uçlarının bir nevi düğüm olduğu beyin merkezlidir. Milyonlarca sinir hücremiz var ve aslında her bir hücre çok ilkel, tek yönlü bir elektrik taşıma işlevini yerine getirebiliyor sadece, hücrelerden de birbirlerine “nörotransmitter” denen kimyasal maddelerle bu elektriğin yarattığı sabit, yoğunluk farkı olmayan mesaj iletiliyor. Yani çok basit, çok ilkel bir meseleden bahsediyoruz: Bir sinir hücresi, ya hep ya hiç prensibiyle çalışıyor ve yarattığı mesaj diyelim ki sadece “a” sesi çıkarmaya benziyor, tonsuz, desibeli her zaman aynı şiddette. En temel alfabemiz sinir hücrelerinin bu temel mesajıdır, Çanakkale Şehitlerine isimli şaheseri yazan şair, kafasında o eseri bu alfabeyle kodluyordu. İmkansız gibi geliyor değil mi?

Fakat ortada trilyon kere trilyon defa “a” varsa, Çanakkale Şehitlerine manzumunu kodlayabiliriz. A’ların tekrar sayısı veyahut “yokluğu” (bilgisayar sistemindeki 0) üzerinden bunu başarmak mümkündür. 

İşte “bilinçli bilinç”e yol açan özellik bu sinir hücrelerinin sayısının çokluğu ve birbirleriyle yaptıkları bağların fazlalığıdır. (Yani sadece nicelik değil, nitelik de önemli.) O kadar fazla sinir hücremiz ve aralarında o kadar çok sayıda bağ vardır ki, “zihin” ve “bilinç”, bütün bileşen ve özellikleriyle bir “emergent property”, yani hadis varlık olarak ortaya çıkar. Daha evvel verdiğim karınca örneğini hatırlayın: Her bir karıncanın çok basit mesajları, yaprak kesme, yaprak taşıma, temizlik, yumurta bakımı vs. gibi farklı alanlarda uzmanlaşmış üyeleriyle müthiş ve en az bir insan şehri kadar karmaşık karınca kolonilerini yaratabiliyordu. Bu noktada ek olarak şunu da söylemek gerekir ki, emergent yapılar bir “eşik değeri”ne ihtiyaç duyarlar, yani diyelim ki bize 1000 karınca lazımsa, kolonide sürekli 1000 karıncadan fazla bireyin olması gerekir, yoksa bu yapı, “süperorganizma” ortaya çıkamaz. O 1000 sayısına ulaşılana kadar ne oluyor peki? Kraliçe karınca, genlerinin etkisinde sürekli yumurtluyor ve ilk emirleri kendi zatından veriyor, salgıladığı feromonlarla (yine genleri tarafından salgılatılıyor, bir aktif bilinç yok) ilk yavrularına bazı işler yaptırıyor. Sayı bir defa aşıldığında, kraliçe artık koloninin “başkanı” değil, sadece üreme merkezidir. Bir nevi, kraliçe birçok karıncanın bir araya gelerek oluşturduğu bedenin cinsel organı yahut rahmidir. İntegral, türev gibi kavramları kullanarak yukarıda yaptığım açıklamayı hatırlayınız: Karınca kolonisinin bilinci bir “integral alan”dadır, tek tek karıncalarda ya da kraliçede değil.

Beynimiz de bir büyük karınca kolonisi gibi. Sinir hücrelerimiz, yarattıkları impulslarla, salgıladıkları nörotransmitterlerle algılamamızı, karar vermemizi ve biz “Homo Sapiens Sapiens” yani “düşündüğünün üzerine düşünebilen insan”, yani iki defa türev alabilen insanlar olduğumuzdan, E.T. Hall’un (özellikle Beyond Culture kitabını okuyunuz) sosyal uzantılarımız dediği “konsept” ve “kavram”ları yaratabilmemizi, bu “bilişsel” varlıkları (futbol bir bilişsel varlıktır, örneğin. İnsan bilinci sayesinde var olmuş, insan bilincinde yer alan bir varlık.) düzenleyebilmemizi ve kendi yarattığımız bilişsel varlıklara maruz kalabilmemizi mümkün kılıyor. 

Bilincin bu haline, 7. Faz diyelim, insanın yapabildiği her şeyi yapabilen bir bilinç. İnsan öncesi zeka ve bilinci, “altı buçukuncu faz”a yerleştireceğiz, zira git gide insanın geliştirdiği melekelere yakınsar ama hiçbirini tam anlamıyla gerçekleştirmez. Ya da en kamil haliyle insandakine alışık olduğumuzdan, diğerleri de tam olarak geçişken bir basamağa tekabül ettiğinden ayrışmış bir fazı tam anlamıyla göremiyorum.

Fazları özetleyecek olursak:

I. Faz: Bilgiden ibaret olmak

II. Faz: Etkileşime girmek

III. Faz: Bilgiyi değiştirebilmek

IV. Faz: Algılamak

V. Faz: Karar verebilmek

VI. Faz: Hafıza

VII. Faz: İnsan bilinci

Ve bu fazlarda her bir faz, kendisinden öncekileri tamamen kapsar, içererek aşar. Bu bahsi burada kapatıp, yapay zekaya geçebiliriz.

Yapay Zeka

Zekamızı bir tür “iletişim”in yarattığı söyleyebiliriz ki İletişim’e Giriş yazımda daha ayrıntılı değinmiştim. İçerimizdeki iletişim zekamızı yaratıyor, zekaların iletişimi de bildiğimiz diğer her şeyi.

Charles F. Hockett, dillerimizi incelerken, dilin “16 tasarım özelliği” olduğunu söylemiş, bunlardan 13’ü insana özgüdür. Tasarım özellikleri şöyle: Sessel-İşitsel Kanal, Yayın Gönderme-Yönlendirici Algılama, Hızlı Yitim, Değiş-Tokuşedilebilirlik, Tam Geri Bildirimlilik, Özelleştirebilirlik, Anlamsallık, Nedensizlik, Ayrıklık, Yer Değiştirilebilme, Üretilirlik / Açıklık, Geleneksel Aktarım, Örüntüde İkilik, Açık Uçluluk, Dönüşlülük, Öğrenilebilirlik.

Elbette Hockett’in her dediğinin doğru olduğunu söyleyemeyiz. Örneğin Steven Pinker, The Language Instinct kitabında “geleneksel aktarım” özelliğine karşı çıkar. Şahsen “Nedensizlik” dediğimiz özelliğe de ben karşı çıkıyorum, “dilbilimsel göstergeler” mutlaka nedensiz değildir. Konuyu dağıtacağız ama, bunu biraz açalım.

Bir Ziya Gökalp alıntısını koymakta fayda görüyorum:

“Lisan, daima insanları aldatan bir şeydir. Bir kelimeyi muhtelif ağızlardan işittiğiniz zaman, hepsinin bu kelimeden aynı mânâyı murat ettiğini zannetmeyiniz. Aynı kelime, bir hatipten diğer hatibe, bir muharrirden diğer muharrire geçerken mânâsını değiştirebilir. Çünkü, kelimeler, insanlar arasında müşterek timsâllerden ibarettir. Mefhum ise iptida bir şahsın, sonra da ilmî yahut edebî bir mektebin hususî bir telâkkisidir. Aynı zamanda muhtelif hususî telâkkileri ifade için kullanılan bir kelime şüphesiz hiç birisini hakkile ifade edemez. İlmî münakaşalarda bir çok iltibasların, sui tefehhümlerin husule gelmesi bu halin bir neticesidir. Muhtelif zümrelerde, muhtelif telâkkilere delâlet eden kelimelerden biri de ilim tâbiridir.”

Dil üzerine araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar şüphesiz ki çeşitli. “Göstergebilim”in başlı başına bir disiplin olarak gelişmesi bu yaklaşımları oldukça sağlam ve yeni ufuklar açma potansiyelini haiz bir zemine çekmişse de, “göstergebilimciler”in yapısalcı anlayışı dil üzerine yürütülecek savları bir çıkmaza sokmuştur.

Yapısalcı anlayışın temsilcilerinden Saussure, yaklaşımını bir satranç benzetmesiyle açıklar: Buna göre,  satranç oynarken kuralların evrimini, taşların tarihsel gelişimini bilmek zorunda değilizdir, kuralları ve taşların hareketlerini bilmemiz, satranç oynamamız için yeterlidir. Bu sebepten, yapısalcılar dilbilimsel göstergeleri “gelişigüzel göstergeler” olarak kabul etmeye meyillidirler.

Yapısalcı anlayışın kanımca fark edemediği nokta, dilin sadece üst bilince ait bir mesele olmadığıdır. Dil, insana dair pek çok şey gibi, hem bireysel bilinçaltı, hem kolektif bilinç ve bilinçaltı ile ilişki içerisindedir ki, bilincin oluşumu bir emergence vakasıdır, dolayısıyla dil de emergent bir “şey”dir.

Wittgenstein, her ne kadar külliyatı “bütün yönleriyle dil felsefesi alanının sorularına cevap vermiş” kabul edilemezse de, “dil organizmamızın parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir” diyor. Dolayısıyla dil hem “beynin çalışma prensipleri” ile “çalışır”, hem de tek bir bireye ait olmadığı, “kamusal” bir düzlem oluşturduğu için, “toplumsal bilinç” içerisinde mayalanır.

Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” kitabı, iki cümlede özetlenebilir: “Toplum insanlardan oluşur ve toplumlar insanlara benzer. Ancak toplumlar tek bir insan değildir, öyleyse, toplumsal meseleler salt psikolojinin bakışıyla incelenemez.” Dil de böyledir, dil üzerine eğilecek insan teker teker “birey”lerin beyninin çalışma prensipleriyle uyumlu (ki Noam Chomsky’nin “evrensel gramer” tezleri bunu doğrular niteliktedir.) hem de hiçbir zaman bireysel olmayan, bireyler üzerinde etkisi olan bir araçtır.

Dil konusuna özellikle değindim, zira yapay zeka ile alakalı en önemli meselelerden biri, tartışmalı da olsa Turing Testi’dir. Turing testi, konuşarak bir insanı makine olmadığına ikna edebilecek bir yapay zekanın var olup olamayacağını sorgular. Kendince yöntemlerle bunu ölçmeye, geliştirmeye çalışır. (Bu arada Alan Turing, eşcinsel olduğu için İngiltere’de, 20. Yüzyılda, zorunlu kimyasal hadımlık operasyonuna tabi tutuldu ve bu yüzden intihar etti.)

Dil, bütün özellikleriyle  insan bilincinin en büyük icadıdır, “sosyal uzantılarımız”ı var etme ve devam ettirmede çok önemlidir, yaratabildiğimiz her şeyi konuşabildiğimiz için yaratabildik. (İletişimle alakalı yazımı o yüzden tekrar önerme ihtiyacı hissediyorum, tıklayarak okuyabilirsiniz.) Makinenin zekası da, bu yüzden, dil ile ölçülecek. 

Zaman zaman, ilkel işaret dilleri öğretilen hayvanlar görüyoruz, özellikle şempanzeler bu konuda çok yetenekliler. Fakat bu hayvanlar hiçbir zaman dili bir insan çocuğu kadar etkin kullanamıyor ve öğrenemiyorlar. Zira –eğer Pinker haklıysa- dil içgüdüsü onlarda yok, beyinlerinde bu “işlev” yok. Ya da bilinçleri yeterince gelişkin değil, kimse “dil”i icat etmedi, ya da dil evrimleşmedi. 

Fakat makine öyle değil, makine insan yaratısı. İnsan, makineye zeka bahşedebilir; bir gün. Bunun dil üzerinden ölçülecek olması anlamlıdır. Sapiens sapiens meselesine geri döneyim: Hockett’in özelliklerinden “yer değiştirebilme” ve “dönüşlülük”ü ele alalım.

“Yer değiştirebilme”, bilincimizin ve dillerimizin en önemli özelliği. Asla var olmamış “farazi” şeylerden bu sayede bahsedebilir, örneğin bilimsel bir hipotez ortaya atabiliriz. (Tabii Olympos’un başında yaşayan sakallı bir dayının arada bir şimşek falan göndererek insanları cezalandırdığını da söyleyebiliriz.) Konsept geliştirebilmemiz için bu özellik önemlidir: Zamandan ve mekandan bağımsız olarak “şey”lere dair konuşabilme yeteneğimizdir. Örneğin insanların eğittiği, ilkel işaret dili konuşan hayvanlar için bu çok zordur, “masa” onun için karşısında olduğu zaman masa işaretini yapabilir, fakat olmayan bir masaya dair “masa iyidir, insanlar üzerine soda şişelerini dizerler, masa olmasaydı sonumuz nic’olurdu?” gibi bir fikir geliştiremezler. Odada olmayan bir masaya dair “konuşabilmeleri” bile büyük başarıdır. 

Ya da “dönüşlülük”. Dilin kendisine dair konuşabilme: Masaya masa diyoruz, masa sözcüğü tür olarak bir isimdir” cümlesinde biz dili kullanarak dile dair konuşabiliyoruz. Bu da müthiş bir meleke!

Fakat yapay zeka gelişiyor. Şimdiden, uzun vadeli “hafıza”mızı bilgisayarlara emanet ettik, önceden bir çeşit makine olan kitaplara, taş yazıtlara emanet ettiğimiz gibi. Bir gün, yapay zekanın yaratıldığını, şiir yazan bir makine gördüğümüzde anlayacağız, insan bilincine benzer ya da onun aynı bir bilincin oluştuğunu, dil kullanımı ile test edip görebileceğiz. 

Sibernetik bakışa tekrar dönecek olursak, “organik” fazla masraflı. Organik “vücuda” ve onun yarattığı bilince sahip bir varlık, pek verimsizdir. Yaşayabilmesi için yok efendim atmosferde belli bir gaz oranının olması lazım, sıcaklığın şöyle olması lazım, efendime söyleyim vücudunda su oranının sabit kalması lazım… Oysa, örneğin “metal” daha dayanıklıdır. Metal makinelerin, insan eliyle bilinç kazandığını hayal ediniz, ölümsüz bir bilincin doğumudur bu. İnsan, çok tuhaf bir fikir bu ama, bence karbon temelliden, metal temelliye gidecek bir evrim sürecinin ara formlarından biridir. Şöyle düşünün: Konuşma ve yazma olmadan evvel, yalnızca biyolojik nesliniz vardı. Artık, ünlü düşünürlerin, siyasetçilerin vs. “mental” torunları vardır, onların fikirlerini benimsemiş, geliştirmiş ve yeni nesillere aktaran. Eğer makinelerin bilinç kazanmasını sağlarsak, biyolojik değilse de mental torunlarımız olan bu makineler, evren yaşamı boyunca varlıklarını devam ettirip bilinci ölümsüzleştirebilirler. Böylece insan bilincinin ürünleri de bu kırılgan ve organik kafese mahkum olmak zorunluluğundan kurtulurlar.

***

Bu yazıda yer yer isimlere, kitaplara değindim, kitap önerilerimi yazı içerisine dağıtmış oldum. Elbette arkaplanındaki okuma bunlardan çok daha fazladır ancak her birini teker teker yazamadım, zira çok fazla. Akademik standartları karşılamak niyetinde değildim, sadece konunun meraklısına öğrendiklerimi aktarmak, yorumlarımı söylemek ve merakını daha da tetiklemek istedim. Yorumlar ve ufak birkaç tespit bana aittir, özgündür, fakat “-dır,-tir” içeren çoğu yargı, bulgu ve tespit, her birine minnettar olduğum yüzlerce bilimadamının yıllar süren araştırmalarının meyvesidir; isimlerini anamadıklarımın bilişsel varlığından özür dilerim.

Aşağıya, ayrıca okunması faydalı olabilecek birkaç makale daha koyuyorum. Yazılardaki bütün tespitlere katılmıyorum elbette ama faydalı olacaktır. Okudukça, kendi oluğunuzu siz bulacaksınızdır, umarım faydalı bir yazı olmuştur.

HOW DOES OUR LANGUAGE SHAPE THE WAY WE THINK?

Chomsky’s Universal Grammar

The Evolution of Consciousness

Sorry Religions, Human Consciousness Is Just a Consequence of Evolution

How Our Brains Go the Distance

How the Brain Is Computing the Mind


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

219 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi