Üye Girişi

Üye Girişi

Yabancı Dil Nasıl Öğrenilir?

21 Haz 2016

Babam bilgisayardan pek anlamazdı. Hala anlamaz, FreeCell oynamaktan başka. CD ne demek, tam anlamıyla bilmiyordu, yuvarlak bir takım cisimlere CD dendiğinden başka. Bir gün ev taşırken, odamızdan çıkan birkaç bin CD'yi gördü ve "ulan şunlara bir servet harcamışsınız resmen" dedi yarı şaka yarı ciddi. Pek bir şey demedik kardeşimle. 

Yıllar sonra, İngilizcem sayesinde kazandığım parayla eve geldim, anne babama hediyeler aldım. Sonra babama dönüp, "Bu o CDlere yaptığım yatırımın neticesidir" dedim. Hala anlamadı sanırım ama, dil öğrenmemi hep teşvik de etmişti, sadece nasıl yaptığıma dair kafasında soru işaretleri vardı.

Yabancı Dil Bilmeyen Türkçü Olamaz yazımdan sonra çok fazla mesaj aldım, "dil nasıl öğrenilir" anafikri etrafında dolanan. Gerçi bir kardeş "abi 3 ayda İngilizce öğrenmem lazım, nasıl öğrenirim" diye sordu, buna verecek bir cevabım yok. Bir dilin üç ayda öğrenilebileceğini de düşünmüyorum. Bunun ötesinde, dil öğretme uzmanı da değilim, ama ben nasıl İngilizce öğrendim, onu anlatmaya çalışacağım. 

Tekrar hikayeye döneyim. O CDlerin İngilizce öğrenmeme nasıl katkısı olmuştu? Arkadaşlarla lakabını "hödük" taktığımız abiden aldığım korsan oyun CDleri idi onlar. Age of Empires 2, Civilization II-III, Medieval Total War, Disciples II, GTA 2-3, Max Payne... Hepsi hastası olduğum oyunlardı ve saatlerce oynardım, başından kalkmadan. Fakat iki sorunum vardı, birincisi, bazen oyunda İngilizce olarak ne yapmamız gerektiği anlatılıyordu ama ben anlayamıyordum, o yüzden bölümleri geçemiyordum. İkincisi, oyunda bir hikaye anlatılıyordu yer yer, çok da etkileyici olduğu belliydi hikayelerin, ama İngilizce bilmediğimden, örneğin Age of Empires 2 oyununda Attila hikayesini dinleyemiyordum. Oysa "şanlı ceddimiz Attila"ya dair yabancıların ne dediğini deli gibi merak ediyordum. Tam olarak bu iki sebepten İngilizce öğrendim. Bu öğrenme sürecinin ortalarında "Tolkien'i İngilizce okumak istiyorum!" hevesinin beni ele geçirmesi de etkili oldu, öğrendiğimle asla yetinmememin sebebi de, hayranı olduğum bu üstadı anadilinden okuyabilme isteğimdi. (Kendisinin şiirlerini çevirmiştim, burada bulabilirsiniz örneklerini.) Tam olarak bu şekilde, bilgisayar oyunları oynayarak ve bir yazarı anadilinden okuma arzusuyla İngilizce öğrendim ki, bugün hayatımı büsbütün İngilizce'den kazanıyorum. Hiç İngilizce çalışmadığım-eğitim almadığım halde IELTS sınavından -uykusuz bir halde- 8.0 aldım, yayımlanmış bir çeviri romanım var, bir çevirisi bitmiş bilimsel kitap var, bir de halihazırda çevirdiğim felsefi kitap... Düzenli işimde de, bir İngilizce ekonomi yayınını yönetiyorum, hem de yayın için makaleler yazıyorum.

Peki, İngilizce öğrenmek isteyenler oturup bilgisayar oyunu mu oynamalılar? Hem evet, hem hayır. Bu sorunun cevabını vermek için yüzeysel de olsa işin bilimsel arkaplanına değinmek lazım.

Dilbilimci Charles F. Hockett, dilin 16 tasarımsal özelliğinden söz eder. Bunlardan bizim ilgi alanımıza gireni, "öğrenilebilirlik"tir: Bir dil bilen kimse, diğer dilleri de öğrenebilir. Bunun daha ötesi, Chomsky'nin "evrensel gramer"i ve onun öğrencisi S. Pinker'in "dil içgüdüsü"dür. (Bu sonuncusunun Türkçe'ye kazandırılmamış olmasına hep üzülürdüm. Çevirmen olduğumda ilk iş, kitap avcısı olarak da hizmet verdiğim yayınevi için haklarını almak oldu. 2016 sonunda basılmış olur diye ümit ediyorum.) Yani dil, bir "evrensel gramer"e dayalı, içgüdüsel olarak insan beyninin içinde yer alması deyim yerindeyse "zaruri" bir fenomendir ve, bu fenomenin yapısal özellikleri evrensel bir iskelet taşıdığı için, herhangi bir şekilde bir dilde konuşabilen insan, diğer dilleri de öğrenebilir. 

Burada, ilk -naçizane- tavsiyeme geliyoruz: Kendi dilinizi iyi öğrenin. Yakın bir arkadaşım tiyatrocuydu, onun vesilesiyle ben de biraz kültürlenmiştim bu konuda ve aktardığına göre, aldıkları ilk eğitim kendilerini ve bedenlerini tanımak imiş. Buna "duyu belleği" diyorlardı sanırım, alıştırmalarla, günlük hayatın içine kattıkları "kendini gözlem" seanslarıyla, örneğin çayı içerken bardağı nasıl tuttuklarının, sigarayı nasıl yaktıklarının farkına varmak için, sanki kendilerini dışardan gözlemliyor gibi izlerlermiş. "Bir karaktere gireceğin zaman, onun bardağı nasıl tutacağını, sigarayı nasıl üfleyeceğini bileceksin. Bunu bilmek için önce kendin nasıl yapıyorsun, bunu çok iyi kavrayacaksın. Sonra çevrendeki insanları izlemeye başlayacaksın" derdi. Dil de bunun gibi, Türkçe, İngilizce vs.'den önce, bir "dil" nedir sorusuna dair bir cevabın kafada oluşması lazım. Kendi diline dair farkındalık, diğer dilleri öğrenmeyi kolaylaştıracaktır. İyi bir ilkokul öğretmenim vardı ve annemin yazar, babamın ozan oluşu nedeniyle edebiyatımıza hep meraklıydım. Bu merak, Turancı bir ailede büyüdüğüm için, diğer Türk dillerine de ilgi duymamı sağladı ve benzer gramer özellikler ancak farklı telaffuzlarla, değişik dillerin olduğunu, olabileceğini erken yaşta kavradım. Bu paragrafın özeti şu: "Başkası"nı anlayabilmek için, önce "ben" olmak gerekir. Kendini tanımayan, başkalarını tanıyamaz. Türkçe'de, mesela, edilgen çatı nedir, ettirgenlik nedir, bileşik zamanları nasıl çekimliyoruz; bunlar ilkokulda öğretilir ve çocuklar ezberleyerek sınavı geçer, sonra unuturlar. Ben unutmadım, gerçekten ilgi duydum, zira annem ve babam bana atalarımızdan kalan en kıymetli mirasın Türkçe olduğunu söylemişlerdi. Bu milliyetçi hassasiyet, benim bugün önemli bir dilbilim ve felsefe kitabının İngilizce'den Türkçe'ye kazandırılmasında rol almama sebep oldu.

Şimdi oyun hikayesine geri dönüyoruz. Oyun oynarken nasıl İngilizce öğrendim? Bebekler gibi... Önce tek tek kelimeleri öğrendim. Bir bebeğin önce "baba" yahut "mama" demesi gibi. Sonra, beynimde bütün insanlıkla paylaştığım bir "evrensel gramer" olduğu için belki de, gramer kuralları yavaş yavaş kafamda canlanmaya başladı: Chomsky ve Pinker'e göre dillerin gramer kuralları, "en temel formül" nevinden bir evrensel gramerin yerel uyarlamalarından ibarettir. Ben bunu tecrübe etmiş olabilirim: Okulda tabii ki İngilizce dersi görüyorduk ama yetersizdi, üstelik anlamıyordum da. (Ayrıca oyunda anlamadığım şeyleri sorduğum İngilizce hocası "bana oyunlarda gördüğün şeyleri sorup durma" derdi. Kendisinin geçmişine buradan selam ederim.) Ama oyun oynarken, yanıma biri Türkçe'den İngilizce'ye, biri İngilizce'den Türkçe'ye iki büyük sözlük almış kurcalarken, daha iyi öğreniyordum. (O iki sözlüğün de faydası büyüktür. Çok eski yıllarda basılmış sözlüklerdi ve pek kaliteliydiler, ne oldu onlara bilmem) Zira deneyimleyerek öğreniyordum, dedim ya, bebek gibi. Oyunların bir faydası da şuydu, örneğin Pirates oynarken, kılıç dövüşü esnasında "thrust" butonuna fare ile tıklayınca kılıçla dürtme hareketi yapıyordu. Bunu görebiliyordum, sözlüğe bakmadan. "Dürtme, saplama, itme" kelimeleri ile ilişkilendirmem daha kolay oluyordu bir sözlükten okumaya nazaran. Yavaş yavaş gramer kurallarını da çözüyordum, kendiliğinden gelişen bir biçimde. 

Kullandığım bir diğer yöntem de, İngilizcem biraz geliştikten sonra kullandığım bir metoddur. Öğrenmek istediğim bir konu varsa, açıp İngilizce Wikipedia'dan yahut başka İngilizce sitelerden okuyordum. (Wikipedia her zaman güvenilir değildir. Ama oradan okuduğum konular da fizik, biyoloji bilimleri alanına giren, spekülasyonun nispeten az olduğu konulardı.) Bu "zorunluluk", hayatta kalma içgüdüsü ile tevhid edilen her insan hassasında olduğu gibi, bu dil yeteneğimi sürekli keskinleştiriyordu, başka bir amaç ile birleştirmek, beynimin bu konuya daha çok eğilmesini sağlıyordu. Bu kişisel gelişimime de çok katkı yaptı, kıymetli hocam İskender Öksüz'ün "bak ben ne kadar çok şey biliyorum yazısı olmuş bu" dediği malumatfuruş yazılarım böyle ortaya çıktı. 

Özetleyecek olursam, dil, "ders gibi" görüldüğü sürece öğrenilmez. Yaşamın içine (bende bunu sağlayan şey, bilgisayar oyunları olmuştu) dahil edildikçe öğrenilir, kendiliğinden gelişen bir süreçle öğrenilir. Film izlemek, dizi izlemek kesinlikle faydalıdır. Şarkıların sözlerini öğrenmek ve anlamlarını anlamaya çalışmak da. Zorunluluk hali, olumlu bir etki yapar. Başka amaçlarla dil öğrenme ihtiyacının birleştirilmesi de süreci hızlandırır ve kolaylaştırır. Hepsinden evvel de, kişi, "dil"e dair bir fikir sahibi olmalıdır, kendi dilini iyi bilmelidir. Örneğin ben "My arm has been broken" ve "broken arm" örneklerinde görüldüğü üzere çekimlenmiş fiilin sıfat olması durumunu, Türkçe "kırılmış kol" örneğinden yola çıkarak çok kolay anlamıştım. Hatta bu, Türkçe'deki zaman çekimlerinin çoğunun yok olduğunu ama sıfat fiillerde yaşadığını fark etmeme yol açmıştı: Bizim Avşarlar -ık ekini hala geçmiş zamanın rivayeti anlamında kullanırlar (Adam orada ölük yahut "Erkan, anahtarlar koltuğun altında kalık beni ara" örneğindeki gibi). Yahut -ğan, -gan ekleri, bizde "olan" (olgan, bolgan) gibi sözcüklerde yaşar, ama Orta Asya ağızlarında hala bir zaman çekimidir: Ata yurdum Türkistan'ı bölüp koygenler. (Koymuşlar)

Çok fazla detaya boğup okuyucuyu sıkmayayım. Son olarak meraklısına, İngilizce'nin tarihi ile ilgili yazdığım eğlenceli bir yazıyı paylaşayım, İngilizce neden yazıldığı gibi okunmaz? Yazıldığı Gibi Okunmayan Belâ: İngilizce

Ek: Bunu yazıyı yazdıktan sonra aklıma geldiği için buraya ekliyorum. Oyunlardan İngilizce öğrendim dedim, ilginç de bir anıya sebebiyet vermişti. İngilizce konuştuğumu duyan bir arkadaş, "ya senin aksanın bir yerden tanıdık geliyor ama..." deyip duruyordu. Bir gün geldi, "buldum yahu" dedi, "Age of Empires 2'de Cengiz Kağan hikayesindeki adam gibi konuşuyorsun."


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

229 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi