Üye Girişi

Üye Girişi

Çakıroğlu'nu Anarken: Ruh Sağlığını Korumak

20 Şub 2017

Geçenlerde bir arkadaş, sağ olsun "Akıl sağlığımızı nasıl koruyacağız, onu da yazın" demişti. Akıl değilse de ruh sağlığımı en çok bozan olaylardan biri vesilesiyle bu konuya dair bir çift laf edeyim. 

Bugün Fırat Yılmaz Çakıroğlu'nun ölüm yıldönümü. Ege Üniversitesi'nde hedef gösterilerek, rektörün ve emniyetin seyirci kalması hatta pasif desteğiyle katledildi, ülkücü olduğu için. Eğitim hakkı, yaşam hakkıyla birlikte elinden alındı. Akla hep Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu dizeleri düşüyor: "Oku dedim oku diyen yüce rabbim hakkına / Seni yüksek mekteplere çok gördüler hey oğul / Hain eller ak göğsüne kızıl kurşun sıktılar / Evvel giden şol gencecik şehitlere tay oğul / Bağrındaki kurşunlarla çık peygamber katına / Ol mübarek avcu içre birer birer say oğul..."

Fırat derse gidemezmiş. Sevgilisiyle el ele yürüyemezmiş. Fırat hedef gösterilince dişini sıkar, müracaat eder cevap alamazmış, erkekliğe bok sürdürmez, ne ağlayarak feveran eder ne biat edermiş. Fırat bütün bunları yaşarken, her gece bir başka bela, sıkıntı, musibet, tehdit ya da tahrik nedeniyle taş kesilmiş çenesinde nefretini öğütüp uykusuz kalırken, her sabah hangi bela ile karşılaşacağını merak edip, yazgıya tevekkül ile bir küçük çakısına bahtını emanet edip yürürken; biz habersizdik. Orada, sırf bizimle aynı kimlik yahut sıfatı üstlendi diye, bizden pek de bir farkı olmadığı halde rastgele seçilip katledilmiş bir adam var, ve biz ancak o öldüğünde bu korkunç manzaranın farkına varabildik. Onu öldürenler, bizi de öldürmek istiyordu. Fırat, bizim yüzümüzden ölmüştü, biz topyekün bizden olanı korumaktan aciz ve bizden olana bizim yüzümüzden düşmanlık edip peşine düşen köpekleri korkutamayacak kadar sefil olduğumuz için. 

Şu hayatta kendimi en kötü, sefil, aşağılık hissettiğim an, Fırat'ın annesiyle telefonda konuştuğum birkaç dakika boyunca sürmüş, kabus gibi sünmüş, işkenceyle uzamış bir "an"dı. Bütün konuşma boyunca tek düşünebildiğim, aşağı yukarı Fırat'la aynı yaşta bir genç ülkücü olarak akşam anneme latife etme, sabah annemin elinden demlenmiş çayı içme gibi lükslerimin bulunabildiği, Fırat'ınsa bu "lüks"lerden mahrum edildiği idi. Ne yüzle konuşabiliyordum? 

Öldüğü günü ve o süreci iyi hatırlıyorum. Babamın telefonda ağıt yakışını, "Hele bir dön bak maziye / Yürek dayanmaz sızıya / Ege'den bozkurt yolladım / Özmen ile Önkuzu'ya..." Aynı babam, "kendini tutuklatacaksın" diye bir mevzuda beni uyardığında, "Fırat'ın uğruna öldüğü bir davanın mensubu olarak bizim korkaklık lüksümüz yoktur" diye cevap verdiğimde dolu gözlerle susmak zorunda kalmıştı. O da aynı hisleri ebeveyn nazarından yaşadı eminim: Orada benim oğlum gibi bir oğlan, sırf benim oğlumla aynı kimliği taşıyor diye öldürüldü. Bense oğlumun canını sakınıyorum. Onun babası da sakınmaz mıydı? Onun anası da üzerine titremez miydi? 

Bu satırları ruh sağlığınızı bozmak için yazıyorum. Yıllar evvel dediğim ve Yeni Nesil Ülkücüler kitabımızda da tekrarladığım, hala arkasında durduğum bir laf var: Bir genç ülkücü ise, ya akıl hastasıdır, ya ruh hastası. Akıl hastalığını kendime yakıştırmıyorum, ama ruh hastalığından gocunmam. "Oğuz'un arsızı, Türkmen'in delisi" diyor Dedem Korkut, bizim bu maşeri çılgınlığımız "İtilaf'ın kuvvet-i mağruruna bir bela" olduğu gibi, oğullarımızı katledenleri mezarlarına dek takip eden bir vicdan murakıbı da olacaktır. 

Ancak ruhu bu denli zedelenen bir insan, her gün köpek gibi aşağılanmaktansa, mertçe düşmanının karşısına çıkıp, vurup vurulup, gerçek mecaz bütün kurşunlarını onu katletmek için doğrulmuş namlunun menfezine boşaltarak kurtuluşa erebilir. Birkaç yüzyıl boyunca aşağılanmasak, kaybetmesek, yitirmesek, ağıtlar yakmasak, "silahlı dört besmele" olarak girdiğimiz koyaklardan Yunan'ı tepeleyip bir millet olarak çıkmayı başaramazdık. 

Bırakacağız, şimdiye kadar verdiğimiz kayıplar, şehitler, şahit olduğumuz fedakarlıklar, haksızlıklar, ayaklar altına alınış, iftiralara uğrayış ve ihanet, ruhumuzu ele geçirecek. "Ordularla yenilmez bir gayız" damarlarımızı alev alev sarıp, bizi son defa ılgara kalkan bir akıncı ocağının en serdengeçti delileri gibi düşmanın üzerine kahkahalarla sevk edecek. Kaçıp, sindiğimiz delikte bir yaban tavşanı gibi, bir domuz yavrusu gibi avlanmaktan ancak böyle kurtulacağız. Farenin kediye, kedinin köpeğe "kıymetlisi" tehdit edildiğinde diklendiği gibi, en cılız bileğimizle yeşil sermayenin taze etle besleyerek semirttiği ayıların pazularına meydan okuyacağız. Ve sırf ruh hastası birer manyak olduğumuz için, bilmem kaç kiloluk mermiyi sırtlayıp topun namlusuna sürmeyi başaran çılgın Türk gibi, "ayuları korkudacağız, donuzları koçacağız". 

Akıl sağlığımızı bozmayacağız ama. Fırat için bir burs tertip edelim demiştik. Fırat'ın yaşıtları, Fırat namzetleri için burs versin istemiştik. Onu en güzel böyle yaşatırız demiştik. Yasal düzenlemelerden dolayı şimdilik mümkün olmadı. Moralim bozulmuş, olmayışına sinirlenirken, değerli başkanım Hakan Ünser beni voltaya davet etmiş, "Bahadır" demişti "Biz pes etmeyeceğiz. Devleti yönetecek mertebeye erişeceğiz. Oraya geldiğimizde, bu projeler içimizde başarısız ola ola mayalanmış olacak. O zaman koskoca bir devlet imkanıyla Çakıroğlu bursları düzenleyeceğiz, Fakültenin adını Çakıroğlu fakültesi yapacağız." En sitemkar anımda gelen bu hatırlatmadan beri, kurt gibi pervasız ancak tilki gibi de kurnaz olmak gerektiğini daha iyi idrak ettim. Akıl sağlığımızı koruyacağız, oturup evinde plan yapan bir seri katil gibi soğukkanlılıkla plan yapacağız, kazanacağız, büyüyeceğiz, gelişeceğiz ve bütün bunları yaparken zedelenmiş ruhumuz her gece bize "Bugün Fırat için ne yaptın?" diye soracak. Bizi buz gibi bir kamçıyla her gece sabaha kadar dövecek. Sırf bu azaptan kurtulmak için dört elle sarılacağız akli ve ilmi araçlara. Başarısız olursak geberince uçup gideceğimiz hiçlikte dahi Fırat'ın ölüm anındaki iniltisinin kulağımızın zarında bizi ince ince kıyma yapan bir azap gibi çınlayacağını bilip, başarısız olmayı lugatimizden sileceğiz.

Ruh sağlığımızı muhafaza etmeyeceğiz sevgili kaari. Biliyoruz ki sevgi gibi nefret de, merhamet gibi gazap da, bağışlamak gibi kin de insanidir ve insanın hayatta kalmasına faydalı olmak için var olmuştur. Nefretle, gazapla, kinle donanıp, kurnaz, zeki, akıllı, bin tane mekri kanaviçe gibi işlemeye muktedir ruh hastaları olarak, en fiyakalı psikopatların adını tarihe altın harflerle yazdıracağız.

Ama andımız olsun, ne Fırat'ı vuranı, ne vurduranı, ne göz yumanı, ne cenazesine gitmeye bile üşeneni, ne de bu üşengeçliği fedakarlık diye açıklayan dalkavuğu unutacağız. Biz, Fırat'ın yaşıtları, bozduğunuz ruh sağlığımızla, beynimizi kalbimizin emrine verip, büyüyüp karşınıza bir bir çıkacağız. Yaşıyorsanız, korkudan öleceksiniz. Öldüyseniz, mezarınıza tüküreceğiz.

"Düşenlerin kanlarından doğacak şafak", bizim öfkeyle alev alev yanan gözlerimizdedir, iyi bakınız.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

442 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi