Üye Girişi

Üye Girişi

Milliyetçileri Yeni Bir Söylemle Konuşturmak

11 Mar 2016

Milliyetçileri yeni bir söylemle konuşturmak... Zor olsa gerek, zira milliyetçiler sanırım beyinlerindeki konuşma merkeziyle değil, sözgelimi papağanlardaki gibi daha iptidai nöronlarını kullanarak "sözde konuşuyor"lar. Aslında onlara önceden verili gelmiş bir takım sesleri, insan gibi "işleyerek", gerçek bir düşünme-kurgulama-konuşma sürecinden geçirerek değil, herhangi bir mahlukun basit, semantik açıdan fakir sesler çıkarışındaki gibi tekrarlayarak konuştuklarını zannediyorlar.

Bugün sosyal medyada bir arkadaş özetle "İnsanlarımız, özellikle milliyetçiler yeni nesil savaşa, asimetrik savaş konseptine, savaşın iletişimsel boyutuna alışamadılar. Güvenlik birimlerinin mücadelesini kutsuyoruz ama etrafına bir hikaye örmek ve haklılığını ispatlamakta eksik kalıyoruz" dedi. Bu eksikliğin kök nedenlerine dair uzunca bir yazı olacak bu.

Öncelikle Hofstede ve kültürel boyutlar kuramından biraz bahsetmeliyim. Hofstede, beş boyutla kültürleri inceler: Güç aralığı, Bireycilik-Kolektifçilik, Erkeksilik-Kadınsılık, Belirsizlikten Kaçınma ve Uzun Vadelilik-Kısa Vadelilik. Güç aralığı, kültürdeki organizasyonlar (aile de olabilir, şirket de, devlet de) içerisinde astlar ve üstler arasındaki ilişki ile ilgilidir. Güç aralığı yüksekse, bir derece üstünüz tanrınız gibidir, ilişkiler katı kurallara bağlanmıştır, protokol caridir. Güç aralığı düşükse, iletişim daha rahattır, eleştiri, karşı çıkma vs. daha kolaydır. Le Bon ve E.T. Hall'un da kuramlarıyla birleştirirsek, diyebiliriz ki kolektifliği öne çıkaran kültürlerde güç aralığı yüksektir: Organizasyonlar, bir kati ve yüksek güç aralığının tepesine çökmüş lider ve bir sürü "maraba" biçiminde karşımıza çıkar. Buradan hemen Bireycilik-Kolektifçilik ayrımına geçelim: Kimi toplumlarda birey temel birim olarak öne çıkarken, kimi toplumlar bireyi baskılar, kolektif yapıları ve kimliği öne çıkarır. Kuzeye ve batıya gidildikçe bireycilik artar, güneye ve doğuya gidildikçe kolektifçilik artar diyebiliriz biraz isabet payıyla. Bireyci toplumlarda birey kendi kişiliği ile bir birim oluştururken, kolektifçi toplumlarda önemli olan grup kimliğidir, bireysel pozisyonlar bu kimliğe referanslarla alınabilir. Erkeksilik-kadınsılık derecesi ise, hangi değerlerin öne çıkarıldığı ile ölçülür: Rekabet, iddiacılık, cüretkarlık gibi değerler erkeksi kabul edilir; merhamet, sahip çıkma, uyumluluk gibi değerler kadınsı. Türk toplumu, örneğin, kadınsı bir toplumdur; bunun farklı kavramlar olan "ataerkillik" gibi meselelerle, en azından doğrudan, alakası yoktur. Belirsizlikten kaçınma ise, kültürün "bilinmeyen"e karşı tutumu nasıl etkilediği ile alakalıdır. Belirsizlikten kaçınmanın yüksek olduğu toplumlar bu stresten kurtulmak için çareler arar, katı ve net kurallar koyarak gerginliklerini azaltırlar. Diğer toplumlarsa görece daha rahat ve esnek davranırlar. Son boyut, uzun vadelilik-kısa vadelilik ise, toplumun geleceğe ne kadar önem atfettiği ile alakalıdır: Kimi toplumlar bugün ve geleceğe daha çok odaklanırken, kısa vadeliliğin baskın olduğu toplumlar geçmişe gömülmüştürler, geleceğe uzun vadeli bakmazlar, değişime karşı direnç gösterirler. 

Türkiye, bu kurguda yerine oturtulduğunda berbat bir ülke: Yüksek güç aralığına sahip, kolektifçi, kadınsı değerleri öne çıkaran, belirsizlikten aşırı kaçınan ve aşırı kısa vadeli bir kültür yapımız var. Yani bir diktatöryanın ortaya çıkması için en uygun ortam. Şüphesiz, ülke böyle ise, Cem Karaca'nın dediği gibi "iki gözüm bu işin yok sağı solu", bütün siyasi akımlarımızda bu kültürel marazın etkisi vardır. Milliyetçilerimiz de bundan münezzeh değil. Bu yüzden "adamakıllı" bir söylem tutturamıyorlar, millete hizmet edemiyorlar, tesadüfen haklılar demiştim. Vermeleri gereken bir kulturkampf var; bir milliyetçinin temel ödevi bu kültürü Burkevari bir muhafazakarlıkla, "tarihsel veraset içerisinde" dönüştürmek ve marazlı yanlarını budamak için yollar aramak olmalıdır. Bu geniş ve stratejik arkaplan doğru kurgulanırsa, girişte bahsettiğim "terörle mücadele" ve diğer meselelerdeki söylem sıkıntılarımız da giderilebilirdi.

Toplumlarda belli kurumlara dair "know-how", birikim ve gelenekler oturmadıysa, yalnızca addan ibaret bu kurumların yöneticileri ve mensupları, kurumu en iyi bildikleri ve en çok benzeşen diğer bir kurumu yönetirmişçesine yönetirler. Süleyman Demirel'in "baba" olması bundandır. Tayyip Erdoğan'ın, sürekli dayak yiyerek büyümüş, ezik nesillerin babalarıyla özdeşleştirdiği bir figür olarak ülkeyi akla zarar yöntemlerle yönetebilmesi bundandır. Şirketlerimiz bile çoğu zaman "aile" gibidir; zira biz Tönnies'in kuramına değinirsek, "gemeinschaft" yani "cemaat" toplumuyuz, "gesselschaft" yani cemiyet toplumu değiliz. Gesselschaft'ın aynı zamanda "şirket" anlamına geldiğini unutmayınız. Bu "know-how"a sahip olmayan Türkler, şirketlerini aile yönetir gibi yönetir, bu yüzden çoğu zaman çuvallarlar. 

Buradan, Weber'in üç bileşenli toplum kuramına geçelim. Weber'e göre, toplumsal sınıflaşmayı ve bireylerin pozisyonunu üç parametre belirler: Refah-sınıf, Statü-Prestij ve Güç. Birey, zengin ise sınıfı yukarı çıkacaktır; fakat burada (daha feodal bir anlamda) sınıf da belirleyicidir: Babanızdan yüksek bir meblağ miras kaldıysa, sadece zengin değil, müteselsil zenginsinizdir, hem avantajlı, hem yumuşak gücü yüksek bir sınıftasınızdır. Statü yahut Prestij ise, bireyin şanı, şöhreti ile ilgilidir: Önemli bir gazeteci, pop star yahut düşünür, toplumda yukarılarda konumlanır, etki değeri vardır. Güç ise, makamlar sayesinde elde edilen yaptırım gücüdür: Filanca müsteşarı hiçbirimiz tanımayız, çok zengin de değildir ama toplumsal etki değeri yüksektir. Bu üç parametreye göre bireyler ve toplumsal tabakalar bir hiyerarşi oluştururlar. Bunu bir diğer taraftan okuyacak olursak, toplumu değiştirmek için bu üç parametreden en az birinde, mümkünse üçünde avantajlı olmanız gerekir.

Know-how meselesine geri dönelim. Merhum Türkeş, çok entelektüel bir zat değildi, ancak Amerika'da aldığı eğitim, Türk milliyetçiliğine büyük katkı yapmıştır. Bu sayede bizim zavallı, iş bilmez, taşralı insanımız bir nebze olsun Türk siyaseti ve ülke stratejisine etki edebilmişti. Bu kadarcık bir know-how bile, büyük bir etki yapmıştı: Türkeş, kitleleri klasik bir "diktatör" gibi, popülizm ve propagandayla sürükledi, ancak kendi amaçları doğrultusunda sürükledi ve Türk-İslam denen herzeden nefret eden biri olarak bugün benim dahi saygı duyma zorunluluğu hissettiğim ve sevdiğim bir zattır: Kazanım sağladı. Şimdiki MHP'de maalesef o azıcık iş bilirlik bile yok.

Belirsizlikten kaçınan toplumlar diktatör doğurur demiştim. Almanya'da tam olarak böyle olmuştu, 2. Dünya Savaşı önceki durum, geniş kitleleri, örneğin Yahudilerin refahı ve statüsüne düşman etmiş, başıbozuk bir kalabalık da, Hitler gibi bir adam tarafından manipüle edilmiş, iktidarının meşruiyeti o insanların korkuları, toplumsal psikolojilerinden beslenerek kurulmuştu. Almanya, aristokratları ve über-zenginleri olan bir ülkeydi; ki bunlardan özellikle ikinci grup (buna dair ayrıca bir yazı yayımlayacağım) Hitler ile ittifak içine girmiş olsa da, o "yığın"dan açıkça tiksinmişler ve yer yer Hitler'e muhalefet etmişlerdi. Türkiye gibi "yüksek tabaka"ları çok oturmamış, dolayısıyla direnç noktaları zayıf bir ülkede ise, Tayyip Erdoğan gibi biri bu zaaflar ve kültürel marazlardan besleniyorsa, manzara korkunçtur. Türk milliyetçilerinin, basit, sefil, sıradan söylemlerle, taktik düzleme hapsolup kalmış, üstelik onu bile doğru dürüst verimlileştiremeyen bir güruh olma lüksleri yoktur.

Türkeş'in getirdiği "iş bilirlik" biraz katkı yaptı dedim: Hiç yoktan iyidir ama, iyi değildir. Hele ki değişen dünyada, mevcut milliyetçi söylemin bırak saldırıya geçip düşman sindirmeyi, hayatta kalma şansı yoktur. Bunu sair vakalarda gözlemliyorum. Tanıdığım en muhteşem milliyetçi sayın Mehdi Hazretleri M. Bahadırhan Dinçaslan Beyefendi olduğu için, kendisinin İhtar gazetesinde yayımlanan Kürtlerle Bir Arada Yaşamak Zorunda Mıyız yazısının çektiği tepki, bunun bir işaretidir. Yazı dizisi olmasını planlıyordum, gazeteden istifa ettim, burada yayımladım. Son bölümü Anlatılar Savaşı başlıklı; yazının altında önceki bölümlerin bağlantıları da mevcut.

Türk milliyetçilerinin ekserisi, iletişimden, propaganda tekniklerinden, dünyanın vaziyetinden, hakim diskurdan vs. habersiz olduğu için, bırakın yazdıklarımı anlamayı, beni güya milliyetçilikten aforoz ettiler. Şöyle bir durum var: Çoğunluğu ezik tipler, hayatta bir üretimi, başarısı olmamış, "Bu Sabah Hangi Kağan Olsam" diye aynaya bakıp mastürbasyon yapan adamlar. Daha vahimi, hayli kalabalıklar, ve milliyetçiliğe gerçekten hizmet edecek olanları (zatıalim gibi) engelliyorlar. Faydaları yok: Çoğu herhangi bir PKKlı kadar zararlı bu ülkeye. Zira üreten, topluma ve kendisine katma değer katan adamlar değiller, ayaktakımı, kas yığını diyeceğim ama çoğunlukla fiziken caydırıcılığı bile olmayan sefil adamlar. Türklük onlar için bir fetiş nesnesidir, zihinlerinde bu kavramla pornografik bir ilişkiye girerek kendilerini tatmin eder, Türklüğü fetişlikten alarak, olması gerektiği gibi fonksiyonel, ideolojik ve nesnel bir mesele olarak incelemeye çalışan milliyetçilere saldırırlar.

Bugün hele, Berkin Elvan'a dair Türk milliyetçileri(!)nin yazdıkları bu söylem sorununu bir daha aklıma getirdi. Öncelikle kategorik ya da içeriksel olarak Berkin Elvan'ın ölümüne "oh oh çok süper oldu" demek yanlıştır. Hadi onu geçtim, taktiksel olarak bundan ne kazanılacaktır? Hiçbir şey. Fakat milliyetçiler, bunu idrak etmekten aciz. Üç buçuk kürdün uluslararası platformda kazanmaya başladığı "haklılığı" ve "upper hand"i kazanmaktan aciz. Bunun sebebi de milliyetçilerin içinden çıktıkları toplumun öncüsü, öğretmeni vs. değil, aynası olmaları. Türkiye'ye çöreklenmiş dekadansın en süzülmüş, en yoğun halini, milliyetçiler temsil ediyor. 

Bu nasıl çözülür? Kendimce geliştirdiğim yöntemler var ve elbet ilk adım "dış dünyayı tanımak" olmalıdır. Donald Trump'ın en katı şeyleri "nasıl" söylediğine iyi bakmak lazım. (Araya Amerikan seçimleriyle ilgili yazımı koyayım) Pegida'nın nasıl hareket ettiğine bakmak lazım. Kürt milliyetçilerinin PYD'yi nasıl Türkiye gibi koskoca bir devleti ekarte ederek (islamcılar sağolsun tabii) Nato'nun muhatabı yaptığına bakmak lazım. Yazının görseline bakın: Muhammed Hitlerdir, İslam faşizmdir diyerek, siz nazisiniz yaftasından kıvrak bir zekayla kurtulan Avrupalı göçmen karşıtlarına bakın.

Vaktiyle ekşi sözlükte "arpad" takmaadıyla yazıyordum: Bir haksızlığa uğradığımda, HDPliler bile isyan etmiş, sözlük tarihinde bildiğim kadarıyla neredeyse hiç rastlanmayan bir şekilde sözlükten kovulmamı iptal etmişlerdi. (Tabii sonra ben -huyum kurusun- kendimi tekrar attırmayı başardım.) Bu rastgele olmadı, uyguladığım bir iletişimsel strateji sayesinde gerçekleşti. Kişilik özelliklerimin, kafa yapımın, fikir sistemimin insanlara doğru ve güzel hitap etmesi sayesinde. (Yani rol yapmadım, ama tesadüf de değil. Kasten yaptım, zira öyleydim ve öyle olsun istiyordum.) Ya da düzenlediğim sohbetlerde, hiç "milliyetçi camia"ya aidiyet hissetmemiş insanlar, bir aidiyet hissiyle sohbetten ayrıldıklarını beyan ediyorlar; burada bir "know-how" var. (Şu plaza dili ve edebiyatı batsın.)

Bunun karşısında ne var? Asmak kesmek kelle uçurmak... Bir grup ezik, birey olamamış, güruh özelliği gösteren adam; "milliyetçiler". Yazık, millete ve milliyetçiliğe.

Şu zamana kadar, milliyetçi camia içindeki paydaların mensuplarını "kazanılabilir" görüyordum. Ancak şu sıralar, artık uğradığım saldırılardan ve anlaşılamamaktan yıldım. Milliyetçilerin çoğunu "ölü yatırım" olarak görüyorum.  Şu halde, milliyetçilerin yeni bir söylem tutturması gerekiyor, bunu yaparken de kendine Türkçü, ülkücü vs. ne diyorsa desin, "sözde milliyetçi" ayak takımını aforoz etmeliyiz. Baskın hale biz gelmeli ve çok önemli bir husus olarak, şimdiye dek milliyetçilikle arası iyi olmamış tabakalara hitap etmeliyiz. Bu, bize bir "know-how" getirecektir: Dünyayı bilen, atıyorum profesyonel anlamda bir yetkinliği olan, şirket, kurum yönetme, iş yapma tecrübesi olan, donanımlı bir kitle... Ancak böyle bir kitleyle Weber'in üç bileşeninde bir ağırlık sahibi olup topluma hizmet etme şansımız olacaktır. 

Kısmetse bu yazının devamında, yeni söylemin nasıl olması gerektiğini işleyeceğim. Kürt meselesine tekrar girecek, yurtdışına bu iş nasıl sunulmalıdır, onu ele alacağım. Vaktiyle biraz propagandaya değinmiş, uluslararası konjoktürü ele almıştım. Turkey Today isimli bir gazete kuruyorum, yurtdışına yayın yapacak, İngilizce olacak. O gazetenin stratejisini oluştururken geridönüşleriniz de faydalı olacaktır, o yüzden e-posta atmaktan çekinmeyiniz. 

Gelecek yazıda, sefil neo-nazilerden kurtulmuş bir milliyetçiliğin, etkin ve topluma, millete faydalı hale gelmesi için söylemi nasıl tutturmalıyız sorusuna vereceğim kuramsal ve pratik örneklerle buluşmak üzere.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

855 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi