Üye Girişi

Üye Girişi

Kuş Bakışı İkinci Dünya Savaşı

06 Eyl 2016

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, Türkiye'de, "Almanlar kaybedince biz de yenilmiş sayıldık" ve "Muhteşem imparatorluğu yıkan İttihatçılar" mitleri, ve Almanya'daki "biz cephede yenilmedik, içeriden bıçaklandık" mitinde görüldüğü üzre, mağlup ayrılan ülkelerdeki halk üzerinde ciddi kompleksler yaratmıştır. Kanımca bunun sebebi şudur ki bu savaş, olgunluğa ulaştığında bitmedi, ilk defa bu ölçekte ve bu güçteki silahlarla savaşan dünya devletleri ve milletleri, korkarak, tükenip yorularak zaruret neticesinde bitirdiler. Büyük bir travma yaşadı insanoğlu. Ve bir savaşın bitmesi, bitmemesinden daha kötü sonuçlandı belki tarihte ilk defa: Sanatta, edebiyatta, politikada, her şeyde müthiş bir çılgınlık aldı başını gitti. İkinci Dünya Savaşı da buna benziyor, o da "görülmemiş hesaplar" bıraktı.

Bu "görülmemiş hesaplar"ın ilk işareti, belki, Almanya içlerine ilerleyen Ruslara gözdağı vermek adına müttefiklerin Dresden'i bombalaması meselesinde görülebilir. Yaygın teoriye göre, müttefikler Dresden'i sadece taktik icabı bombalamamışlar, Ruslar'ın gözünü korkutmak için yangın bombalarıyla, özellikle sivilleri hedefleyerek yok etmişlerdir. Peşinden gelen soğuk savaş işte hala sürüyor ve Putin'in politikaları artık ayan beyan "neo-sovyetizm" olarak adlandırılıyor.  

Bu yazıda, okuyucuya kuş bakışı bir İkinci Dünya Savaşı manzarası sunacağım. Tarihten kısa kısa notlar şeklinde olacak; elbette bir köşe yazısında bütün konuları, tarihi seyri ele alamam ancak, anaakım kaynaklarda pek sık rastlanmayacağını düşündüğüm konulara değinecek ve ilginç bilgiler paylaşacağım.

Savaşın Ekonomik Arkaplanı

Askeri ve siyasi bakışı bir kenara bırakıp, salt ekonomik bakarsak;

Bu savaş, bir kere, Alman büyük burjuvazisinin büyüme ve öç alma arayışıyla diğer sanayileşmiş ülkelere saldırmasıdır. Misalen, Versailles'i takip eden süreçte Fransa'nın Ruhr bölgesi işgalinde, daha sonra Nazi Almanyası'nın lokomotifi olacak Krupp'un ileri gelenleri ve hatta yanılmıyorsam tepesindeki adam Fransızlar tarafından tutuklanmıştır. Yine, Silesia'nın Almanlar ve Polonyalılar arasında taksimi esnasında kömür madenlerini Polonya'ya bıraktırıp ardından madenleri işletmek üzre kurulan şirkete yüzde 50 ortak olan Fransızlar, Alman büyük burjuvazisinin nefretini kazanmışlardı. Versailles'in Almanya'yı köleleştirmekten başka bir manaya gelmeyen ağır tazminat hükümleri yüzünden de Alman ekonomisinin beli bükülmüş, hatta hiperenflasyonu durdurmak üzere papiermark tedavülden kaldırılmış, elde altın kalmadığından Almanya'nın bütün gayrimenkulleri karşılığını oluşturmak üzre 10 üzeri 12 papiermark bir rentenmark olmak üzere yeni bir para birimi oluşturulmuş, 1 dolar 4.2 rentenmarka eşitlenmiştir. Bu da, borçlar rentenmark ile ödenirken ülkenin ipotek edilmesi demektir, bir bakıma.

1933'ten sonra, sermaye Hitler'i desteklemeye başlamıştır diyebiliriz.

Bir demokrat diyebileceğimiz Hjalmar Schacht nasıl Nazi destekçisi oldu, Prusyalı toprak sahipleri ve Rheinland-Pfalz-Ruhr bölgesindeki demir çelik ve kömür işletmeleri sahipleri neden Hitler'in palazlanmasını istediler, İkinci Dünya Savaşı'nı anlamak isteyenin sorması gereken sorulardır. En basitinden, Versailles zincirlerini kırıp yeniden büyük bir ordu kuracağını vaad eden Hitler, hem Kurt von Schleicher gibi ordunun önde gelenlerini tekrar önemli bir mevkiye kavuşma hayaliyle tarafına çekmiş, hem de ordu kurmak demek silahlanmak, silahlanmak sanayinin işlemesi demek olacağından, büyük zenginlerin desteğini kazanmıştır.

Aynı şekilde, Amerikan-İngiliz sermayesinin ve ağır sanayi kuruluşlarının, misalen Rothschildlerin ve Ford'un bir savaş çıkmasından elde edecekleri kazanç, incelemeye değer hususlardandır.

İkinci Dünya Savaşı Hitler yüzünden değil, İngiltere, Fransa ve Amerika yüzünden çıkmıştır diyebilirim. Hitler sadece fırsatı ve doğan tepkiyi değerlendiren/manipüle eden bir diktatördü.

Almanya'nın Özeti

Alman tipi nasyonal sosyalist hareket için, diyebiliriz ki, (Duygulardan arınarak bakıyorum. Nazi partisinin katliamlarını desteklediğim sanılmasın.) parlementer bir sistemle yönetilen ve fakirleşmiş, aşağılanmış bir halkın yegane "kurtuluş" ve "kalkınma" reçetesiydi. Stresemann gibi iyi niyetli ve zeki politikacılar dahi Almanya'nın derdine bir çözüm bulamıyorlardı "parlementer" sistem içinde. Onun ve Hindenburg'un ölümüyle zaten Almanya için bildik yollarla düze çıkma ümidi tükenmişti. Almanya, işsizler, ezilen işçiler, fakirleşen burjuvalar, gözünü kâr etme hırsı bürümüş büyük burjuvalar, büyük toprak sahipleri-Junkerler ve topraksız köylülerin hepsine uyacak bir sistem geliştirdi: Nasyonal sosyalizm. Böylece "alt" tabaka sosyal devlet anlayışıyla en azından asgari refah seviyesi eşitlenerek "tatmin" edilecek, üst tabaka da nasyonalizmin yarattığı enerjik atmosferi daha az parayla daha yüksek iş gücü olarak kullanacaktı. Benzeri Japonya'da da tatbik edilmiştir. Yani bu tip nasyonal sosyalizm'de "sosyalizm" kısmı uyuşturucu, "nasyonal" kısmı uyarıcı görevi görmüştür.

Ki, bu konuda Von Papen'in anılarındaki bir kısım oldukça düşündürücüdür. Mihver antlaşmaları yapılırken, Almanya'yı ziyarete gelen bir Japon heyet temsilcileri, Von Papen'e nasyonal sosyalist sistemi çok beğendiklerini iletirler. Von Papen, onlara böyle bir sistemi ülkelerinde kurmayı tavsiye ettiğinde, Japon heyetinin cevabı oldukça önemlidir: "Bizim Yahudimiz yok". Girişte değindiğim "arkadan bıçaklandık" fikri, Alman kolektif bilinçaltında yer etmiş ve esasında Almanya'ya faydası bir çok Alman'dan daha fazla dokunmuş olan Yahudiler "öcü" seçilmişti. Yahudilere düşmanlık ırksal görünümlü, ancak esasında ekonomikti.

Savaşa Giderken

Fransızların askeri beceriksizlikleri malumdur; askeri bayrağı beyaz bayrak olan bir milletten daha ötesi de beklenemez zira. Okuduğum bir fıkra geliyor aklıma: "Uzaydaki radyasyon nedeniyle renk veren maddeler bozulur. Ay'a bırakılan Amerikan bayrağı, bugün bembeyaz halde olmalı. Çok güzel, şimdi herkes Ay'a ilk Fransızların çıktığını sanacak." 1930lu yıllarda, Fransız askeri bütçesi Almanya'dan kat kat daha üstünken, G. Kurmay başkanı Gamelin, zırhlı birliklerin işe yaramayacağını düşünüyor ve Fransa servetini at almak ya da kolayca çevresinden dolaşılarak aşılabilecek savunma hatları oluşturmaya (Maginot hattı) harcıyordu.

Rusya'da ise Josef Stalin, Nazilerle işbirliği yaparak Rus generallerini harcıyordu. Örneğin en becerikli Rus komutanı Mihail Nikolayeviç Tuhaçevski, Stalin'in Alman yetkilileri ile anlaşıp, Almanlara bazı Rus generallerinin Alman istihbarat servisleriyle ilişkili olduğuna dair sahte bir evrak hazırlatıp, bunu güya ele geçirmiş gibi yapıp ortaya çıkarmasıyla sahneye koyduğu komploya kurban gitmiştir. Almanlar memnundu, en iyi Rus generalleri ortadan kalkacaktı. Stalin memnundu, muhalif olan/olma ihtimali bulunan "büyük başlar" gidecekti.

Bu esnada, önce Sudet Almanları bahane edilerek, peşinden kısmen ilhak edilip Slovakya yaratılarak Çekoslavakya ortadan kaldırılıyordu. Aralarında anlaşamadıkları ve kendi menfaaterinin derdine düştükleri için Çekoslovakya'yı Hitler'in hırsına peşkeş çeken (acıdır ki, hem de davet edilmeyen tek ülkenin Çekoslovakya olduğu bir konferansta) Fransa-İngiltere-Amerika-İtalya temsilcilerinden birine, Fransız temsilcisine, dışişleri bakanı Edvard Beneş şöyle demiştir

(kelimesi kelimesine aynı olmayabilir, ama mana aynı)

"Eğer ülkemi dünya barışı için feda ediyorsanız, ben de destekliyorum sizi. Ama eğer bir diktatörün hırslarına kuban ediyorsanız, tarih siz affetmeyecektir."

Konferansta ne mi oldu? Bir buçuk milyonluk nizami ve tam teçhizatlı Çekoslovak ordusu terhis edildi, Hitler savaşmadan Skoda gibi bir sanayi kuruluşuna ve askere alabileceği yüzbinlerce Südet Almanı'na sahip oldu.

İspanya iç savaşında kazanılan "know-how"u da unutmayalım.

Alman Şirketleri ve Keynes

 Joyn Maynard Keynes'in Versailles'a dair tespitleri oldukça meşhurdur. Versailles antlaşmasında savaş tazminatları hususu görüşülürken görüşleri dikkate alınsaydı belki Avrupa ekonomisinin büyük buhrandan derin yara alması ve Almanya'da nazilerin güçlenmesi önlenebilirdi.

Kısaca şöyle diyebiliriz görüşleri için;

Almanya yüklü miktardaki tazminat tutarlarını dövizi olmadığı için ayni olarak, yani mukabili mal olarak ödemeye çalışacaktır. Ya da, ihraç ettiği ürünleri daha fazla satmaya, ettiği kârla taksitleri ödemeye çalışacaktır. Almanya'nın ürettiği ürünler galip devletlerin ürettikleriyle aynıdır, bir rekabet söz konusudur. Almanya'nın yüklü tazminatları ödemek için tutacağı her iki yol da, fiyatların düşmesine, dolayısıyla galip devletlerin ekonomilerinin zayıflamasına (Almanya'nınki haliyle zayıflıyor tabii) sebep olacaktır.

Kaldı ki, savaş sonrası anlaşıldığına göre, Almanya karşılıksız para basmak suretiyle borçlarını ödemiştir. Bu hem Alman ekonomisine zarar vermiş, hem Avrupa ekonomisini etkilemiştir.

Bunun yanında, Krupp ve Siemens'e değinmemek olmaz.

Krupp AG, Nazi Almanyası'nın lokomotifi. İkinci Dünya Savaşı'nın her zulmünde biraz payı vardır. Sonraları Thyssen ile birleşti Thyssenkrupp adıyla Federal Almanya'nın en büyük sanayi devlerinden biri oldu. Thyssenkrupp göçmen işçilere nasıl zulmetti, onları nasıl kölelik devrinden beter şartlarda sömürdü, Günter Wallraff'ın En Alttakiler isimli kitabından olayların birinci şahidi olarak okumanız mümkündür.

Bugün mü? Kayseri'deki yeraltı geçitlerinin yürüyen merdivenleri Thyssenkrupp tarafından üretiliyor. Hayat çok garip, evet.

Siemens daha ilginç. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın önceleri gizlice, sonradan açıkça yürüttüğü silahlanma faaliyetlerinin baş aktörlerindendir. Çalışma kamplarında köle olarak kullanılan insanların emeğiyle bir kâr yaratmış ve bu kârı Nazilerin emrine vermiştir: Meşhur  Auschwitz'te de bu Siemens'i görürüz ki, o zamanlar logosunun gamalı haça benzemesi tesadüf olamaz. 

Özet Manzara: Savaşta Ne Oldu?

Almanya, Avusturya'yı ve Çekoslovakya'yı peşpeşe ilhak ettikten sonra hem sanayisini güçlendirip üretimini arttırmış, ordusunu teçhizatlandırmış, hem de moral olarak güçlenmiştir. Batı, Çekoslovakya'ya attığı kazığın bir benzerini Polonya'ya atar ve Almanya Danzig şehrinde ve Silesia'da hak iddiası nedeniyle Polonya'ya savaş açınca, ittifak ve yardım anlaşmaları olduğu halde, Fransa ve İngiltere yalnızca savaş ilan etmekle yetinirler. Rusya ile Polonya'yı bölme anlaşmasını daha evvelden yapmış olan Almanya, Polonya'ya saldırır ve kısa sürede Polonya Almanya ve Rusya arasında bölüşülür. İşbirlikçi ve korkak Fransızların aksine Polonya asla resmi olarak teslim olmamış, hem yeraltı örgütlenmeleri olarak, hem de ordusunun batıya kaçırabildiği kısmıyla savaş sonuna dek direnmiştir. (Direnmiştir de, bu direnişi örgütleyen resmi ve sürgündeki Polonya hükümeti değil, Sovyetlerin kuklaları geçmiştir Polonya'da başa.) 

Rusya, daha sonra Finlandiya'ya saldıracak, boyunun ölçüsünü alacaktır.

Almanya, Polonya'nın ardından Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Fransa, Norveç ve Danimarka'yı işgal etti. Fransa işgalinde Ardennes ormanlarından geçerek Fransızların beklemediği bir saldırı planlayan Mannstein, zekasıyla kendisini gösterdi. Pasifik'te ise Japonya, Çin'i ve Pasifik ada ülkelerini işgal ediyordu. 

Japonya, meşhur Pearl Harbor baskınında Amerika'ya saldırdı ve bir süredir müttefiklere yardım yapsa da izolasyonist meyiller nedeniyle savaştan uzak duran ABD, savaşa girdi. 

ABD ve İngiltere güçleri, Afrika operasyonlarının ardından nihayet İtalya ve akabinde Normandiya çıkarmalarını yaparak Almanya'yı sıkıştırmaya başladılar. Neredeyse tüm yönlerden gelen saldırılar karşısında Almanya, teslim oldu ve Batılı güçler ile Rusya arasında bölündü. Japonya, atılan nükleer bombalardan sonra teslim oldu. 

Kızıl ve Kara Arasında

Birçoklarımız, Cengiz Dağcı'yı bilir. Fakat ben, Kızıl ve Kara arasında kalmış bir diğer Türk grubun öyküsünü anlatacağım bu defa.

II. Dünya Savaşı'nın yiğit Rus düşmanı komutanlarından Sultan Kılıç Girey Pşı etrafındaki hikayeyi... Evvela şunu söylemek gerekir, Çerkesler arasında Türkçe adlara çok rastlanır. Zira Kabarlar bir Türk grubudur, Çerkeslere karışmışlardır.  Üstelik Kırım Tatarları ile Çerkesler çok sıkı ilişkiler içerisindedirler. Çerkes boylarından üçünün adı Türkçedir: Kabardey, Besleney (Beslan'ın oğulları. Beslan'ın babasının adı İnal'dır), Temurqoy (Timuroğlu). Ve Çerkes soyadlarında çok Türkçe vardır. Buna dair ayrıca bir yazı yazacağım.

Bu ön bilgiyi şunun için verdim, Sultan Kılıç Girey, Kırım Tatarı etkili bir Çerkes ailesinden geliyordu. İsmi sultan, soyadı Kılıçgirey. Bu zat-ı muhterem, evvela Rus ordusundaki Çerkes süvari alayında komutan oldu. Rus iç savaşında, Beyaz taraftaydı. Savaşı kızıllar kazandığında, gözden düşmüştü. Önceleri bağımsız bir Kuzey Kafkasya için savaşmışsa da, başarısız oldu. Derken, Nazilerin Rus işgali üzerine, her namuslu insanın yapması gerektiği gibi, emrindeki birlikler ve gönüllülerle Wehrmacht'a katıldı.

Yaklaşık 5000 kişilik silahlı, eğitimli, atlı gönüllüsü, zorla askere alınanlar hariç, Rus zulmü halklarının kimi istediğinin belgesidir. Emrindeki birliklerin yarıya yakını Çerkes, Abhaz ve Asetin, diğer yarısı Nogay, Tatar, Karaçay yahut Dağıstanlı Türklerdi. Almanların Kafkas macerası, meşhur SS Marschiert in Feindesland marşının Estonca versiyonunda işlenir: 

Meid paisati itta, kord läände,
Kõikjal seisime kaljudena
Ja Neveli sood ja Tšerkassõ,
Ei iial meid unusta saa.

(Doğuya ve batıya atıldık
Her yerde, kayalar gibi durduk
Nevel'in ya da Çerkesya'nın bataklarında
Asla unutmayacağız)

Fakat harbin talihi döndü, Ruslar galebe çaldılar. Kafkas tümeni dağıldı ve İngilizler'e teslim oldu. Ruslardan kaçan Tatar, Kozak, Ukrain gibi çeşitli uluslardan eski askerler ve mültecilerle birlikte Drau kampına yerleştiler.  Sultan Kılıç Giray, subay oluşu ve kahramanlığı nedeniyle mültecilerin reisi konumundaydı. İngilizler onlara ihanet etti. Ruslara teslim edileceklerdi. Ruslar hepsini vatana ihanetten cezalandırıyor, öldürüyordu. Mültecilerin bir kısmı İngilizlere karşı koydu.

Drau'da tanklarla ezildiler. Bir kısmı ırmağa atlayarak intihar etti. Bir kısmı önce çocuklarının, sonra kendi kafalarına sıkarak. Sultan Kılıç Giray'a, Fransız vatandaşı olduğu için teslim edilmeyeceğini ama emrindeki askerlerin gitmesi gerektiği söylenince şöyle demiş: 

"Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehid oldular. Bu arkadaşlarım ise, gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Şerefle savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değildirler. Fakat belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bugün bu yaptıklarınızla siz de Sovyetler kadar suçlu oluyorsunuz. Bolşevizme karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları yalnız bırakamam.Başlarında yine ben, kızıl cellatlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam"

Sultan Kılıç Giray, Kafkasya'nın asil uluslarının "kızıl ve kara" arasındaki trajik ve gri öyküsünün kahramanıdır.

 

***

Okuyucu, burada oldukça özet haliyle verdiğim bilgilerle, İkinci Dünya Savaşı'nı klasik Batı ve klasik Sovyet propagandasından azade bir şekilde anlayabilir. İpuçlarını verdiğim konuları derinlemesine analiz ederse, bu iki zihniyetin, "ucu kendilerine de dokunacağı" için savaşı hep "farklı bir ışık"ta anlattığını görür.

Son olarak, her ne kadar kirli bir savaş da olsa, bencileyin tarih romantikleri için oldukça trajik ve ilgi çekici karakterler arz eden kahraman subayları gördüğümüz bir savaş olduğunu söyleyeyim.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

173 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi