Üye Girişi

Üye Girişi

Bireysel Silahlanmaya Evet, Peki Neden?

21 Eyl 2016

"İyi denetlenen milis güçleri özgür bir devletin güvenliği için gereklidir, halkın silah sahib olma ve taşıma hakkı ihlal edilmeyecektir."

Bu ifade, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'ndan. Second Amendment diye meşhur, anayasada yapılan ikinci değişiklik. İngiliz koloni rejimine karşı büyük oranda halktan toplanmış milis güçlerini örgütleyerek başkaldıran ve bağımsızlığını böyle kazanan bir toplum için, özellikle o tarihlerde, gayet anlaşılabilir bir yasa. Üstelik, Amerika'nın özellikle batısı, "Vahşi Batı", düşük nüfus yoğunluğuyla, geniş arazilerin orasına burasına serpiştirilmiş küçük ve tecrit edilmiş yerleşim yerleriyle, bir de Kızılderililer ve kanun kaçakları gibi tehditlerle meşhur olduğundan, böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. (At çalmanın cezasının ölüm oluşu da bundandır. O tarihlerdeki Amerikan Batısı'nda birinin atını çalmak onu her şeyden mahrum etmek, dünyayla bağlarını koparmak anlamına geliyordu.) 

Tarih bize, kendi sorunlarını kendi imkanlarıyla çözen devletlerin daha sağlıklı olduğunu gösteriyor. Bu devlet düzeyinde böyle, peki milletler?

Yine Amerika'dan bir örneğe bakalım. Aslında Türkiye'de Hayatta Kalma Kılavuzu yazımın anafikrini veriyor gibi. Amerika'nın Güney Eyaletleri, Amerikan İç Savaşı'nda Kuzey'den ayrılmalarına neden olan birtakım ekonomik ve sosyal farklılıklara sahipler. Bugün bunların başında, silaha olan düşkünlükleri ve bıçkın kovboy imajları geliyor. Fakat aynı zamanda, Güneyin en Güneyli eyaletlerinden biri kabul edebileceğimiz Güney Carolina'da, Charleston şehri bütün Amerika'nın en nazik şehri seçilmiş, hem de üst üste onuncu defa! Bu konuya dair güzel bir yazı, çok basit ve önemli bir çıkarım yapıyor. Bir deneyden bahsediyor: Kuzeyli ve Güneyli bir grup denek, deneye tabi tutuluyorlar. Sonuçlarını, dar bir koridorun sonundaki bir yere bırakmak zorundalar. Deneklerin, deneye dahil olduğundan habersiz olduğu bir oyuncu, bu dar koridorda çalışıyor ve denekler işini böldüğü için onlara hakaret ediyor, deneklerin yarısına çarpıyor. Deneklerin diğer yarısı, koridorun sonuna dek herhangi bir çarpışma&sorun yaşamadan ilerliyorlar. Sonra, bir diğer oyuncu, deneklerin karşısından yolu kapatacak bir şekilde geliyor. Deneklerin yol verip vermediği ve nasıl davrandığı ölçülüyor. Sonuçlar ilginç: Kuzeyliler arasında, yol verenler için daha önce koridorda sorun yaşayıp yaşamamış olmak pek bir değişiklik yaratmıyor. Ama Güneylilerde önemli bir değişiklik var: Koridorda kendisine çarpılan, hakaret edilen Güneyliler, bu ikinci adama yol vermiyor, daha baskın davranıyorlar. Koridorda sıkıntı yaşamayan Güneyliler ise, aksine, direkt adama yol verip, çok nazik davranıyorlar.

Yazarın çıkarımı şu: Güney, değindiğim gibi geniş arazilerdeki tek tük çiftliklerden oluşan bir manzaraya sahip. Böyle bir coğrafyada, herkes silahlı ve kendi başının çaresine bakmaya alışık. Birine bir tesirde bulunduğunuzda, reaksiyon göreceğiniz kesin. O yüzden insanlar, kibar olmak zorunda: Ta ki çatışma kaçınılmaz olana dek. Bu, Türkiye'de Hayatta Kalma Kılavuzu'nda değindiğim anafikri özetliyor: Her zaman kibar ol, ama kibarlığının arkasında gerekirse sonuna dek dövüşecek bir sertlik olsun, korkaklık değil.

Bunu, şuna da benzetiriz: Cılız bir adam, ağır sıklet boks şampiyonuna kibar davranarak onun saygısını kazanamaz, eğer suistimale uğrayacaksa, bu yazgıyı değiştiremez. Ancak aşağı yukarı eşit ve caydırıcı güçler arasında bir nezaketten ve bunun bağlayıcılığından söz edebiliriz: Si vis pacem, para bellum. Silahsız bir ülke, saldırgan bir ülke karşısında ben savaş karşıtıyım diyerek savaşı engelleyemez. Bunu, en iyi, meşhur bir Birinci Dünya Savaşı fıkrası anlatıyor: İsviçre küçük ve dağlık, dolayısıyla işgali, hiçbir direniş olmasa bile işgalci için bayağı güç olacak bir ülkedir. Ülke küçük olmasına küçük, fakat dağlık, bir de bunun yanında yüzyıllar boyunca Avrupa savaşlarında paralı askerlik yapmış, profesyonel asker bir nüfusa sahiptir. (Bugün halen, İsviçre ordusunda askerlik yapanlar, silahlarını evlerine götürebiliyorlar.) I. Dünya Savaşı öncesi Kayzer Wilhelm, İsviçre'yi işgal etmeyi planlamaktadır. Rivayete göre, İsviçre elçisini çağırır ve "nüfusunuz 500.000, ancak bizim tek bir ordumuz 1.000.000 kişiden oluşuyor. Sınırlarınıza dayansak, ne yapacaksınız?" diye sorar. İsviçre büyükelçisinin cevabı oldukça karizmatik: "İki defa ateş eder eve döneriz."

Gelelim bireysel silahlanmaya... Türkiye'de "ortalama namuslu vatandaş" için iki tehlike var:

1. Silahlı, üniformalı olmadığı için siviller arasına karışan, paramiliter Kürt milliyetçisi unsurlar. (PKK teröristleri. Fakat dağdakinden değil, şehirde kamufle olmuşundan bahsettiğim için direkt terörist deyip geçmedim.)

2. İslamcı ve Türk-islamcı, özgürlük düşmanı, "kamusal alan" fikrini içselleştirememiş, üstelik kalabalık olmaktan dolayı özgüvenli ve kovan bilincine sahip güruh.

Ortalama namuslu Türk'ün, tam olarak bu yüzden, meşru yollardan silahlanması gerekiyor. 1. gruba karşı koymanın iletişimsel ve profesyonel tarafları da ihmal edilmemeli. Ancak ikinci grup, daha sıkıntılı. Bu insanlar bizden, anne-babamız, kuzenimiz, arkadaşımız. Bir anda içlerinden canavar çıkıp, nasıl şort giyinirsin diye kadın dövebiliyor, görevini yaparken "amca rahat bırak" dediği için veterinere tokat atabiliyorlar. Üstelik, birinci örnekte, bunu yapan insan geniş kitleler tarafından haklı çıkarılıyor, ikinci örnekte akrabalar toplaşıp tepki gösteren mağdura saldırıyorlar. Bu insanların basit bir terbiye sorunu var, zira insan gibi değil, sürü gibi yaşıyorlar, pragmatist bir düşünce düzlemleri var ve pragmatist düşünme pratikleri de sadece kısa vadeli hesaplar, aşırı ve yoz bir bencillik (ama bireycilik değil), gruba uyma dürtüleriyle sınırlı. Bunun ötesinde, daha üst-bilinçsel açıdan, bu insanlar "cumhuriyeti kendileri kazanmadıkları" için, cumhuriyet kazanımlarını, yani bu ahıra benzeyen coğrafyada bir mucize gibi vatandaşlık hakları, hukukun üstünlüğü, kamusal alan fikri gibi değerleri anlamıyorlar. 

Yazının başında, sorunlarını kendi imkanlarıyla çözen devletler sağlıklıdır dedim ve bir yazıma bağlantı verdim. O yazıda, Sevr anlaşmasını reddetmemizi örnek veriyorum. Devlet düzleminde böyle, peki ya toplum ve birey düzleminde? Maalesef, Moltke'nin işaret ettiği yozlaşmadan mustarip yığınlarımız, tarihte hep görmezden geldiğimiz bir kesim. Bizler, vatan kurtaran kahramanları dinledik ve onlara odaklandık, fakat yüzyıllardır Anadolu'da pinekleyen, Türkmen yaşantısını büsbütün unuttuğu ve yüksek kültürle de ilişiği kesildiği için tam bir ümmet örneği olarak kafasız, kültürsüz, yoz bir "yığın"a dönüşmüş (asla toplum yahut millet değil, yığın. Attila İlhan bu yüzden "bir millet olarak çıktılar Sarıgöl Boğazı'ndan" diyor ama, çıkanların sayısını vermiyor.) kitleyi görmedik. Bu kitle, her boyutuyla ahlaksız, kafasız, edepsiz; üstelik kendini ahlak bekçisi, çok zeki ve terbiye timsali gören bir kitle. Cesurlar da; zira kalabalıklar. 

Bu kitle, vatanı kurtarmadı, bir takım subaylar tarafından çoğu zaman zorla askere alındılar, zorla yemek, mal sağladılar. Hep şikayet ettiler ve hep askerden kaçtılar: Kurtuluş Savaşı'nı biz Yunanlılar kadar, asker kaçaklarına da karşı verdik. Daha sonra bu güruh, cumhuriyeti hiç sevmedi, kapısını kapattı, yüzünü buruşturup baktı, eski düzendeki lutfedilmiş ve küçük avantajlarıyla mutlu olan kasaba erkekleri, islamcı propagandanın ilk tesir ettiği kitle oldu.

Bu iki tehlikeye karşı, meşru yollardan bireysel silahlanma, Türkiye Türkleri'nin hikayesini iyiye götürecektir. Hem Kürt teröristler gibi ontolojik tehditlere karşı mukavemet gücümüz artacak, onların gözükaralık ve ortalama 10 çocuklu ve hiçbir çocuğa yatırım yapmayan klasik Kürt yaşantısının bahşettiği feda edilebilirlik sayesinde kazandığı maganda diktası mahallelerimiz ve şehirlerimizden kırılacak, hem de kokuşma tehlikemiz, aynı Amerika'nın Güney eyaletlerinde olduğu gibi azalacaktır. Birey olduğunun bilincinde olan ve kalabalığın değil, hakkın tarafını tutan Türkler, güçlü olmak zorundalar. Kendilerinin ve mazlumların hakkını koruyabilmek, arsıza en kavisinden ve caydırıcılığı olan bir "hassiktir lan" çekebilmeye muktedir olmak zorundalar. 

Bunun yanında, ruhsatlı silahların yaygınlaşması, suç oranlarını arttırmayacak, aksine silahı olmasa mağdur olabileceklerin mağduriyetlerini azaltacaktır. Zira "pislik" insanlar istedikleri gibi ruhsatsız silaha ulaşabiliyorlar, silaha ulaşması kısıtlananlar ise, hem yönetmelikler hem de silah karşıtı propagandayla, sıradan insanlar. 

Milletler, böyle "dekadans" devirlerinde belli çalkantıları tecrübe etmek zorundalar. Silahlanmanın artması ve namuslu Türklerin namussuz ahlak bekçilerine had bildirmeye başlamasıyla, bir süre vakalar artabilir. Ancak uzun vadede, bu sürü, bazı kuşların etinin yenmeyeceğini anlayacak ve uzak duracak, köşesine çekilecektir. Sonra, sıra namuslu Türklerin o köşelerde de hüküm sürüp hukukun üstünlüğünü, terbiyeyi, kamusal alan bilincini zorla bunlara dayattığı faza gelecektir.

Yazının sonuna, sadece lafta değil, her şeyimizle millet olabilmek için nasıl bir serüven yaşadığımızı ve yaşamamız gerektiğini anlatan bir Attila İlhan şiiri koyayım:

silahlı dört besmele

dört atlı sarıgöl boğazı'na devrildiler 
rüzgârı burunlarıyla biçip arkalarına dökerek 
kara sular gibi boşandı gecenin boşluklarından 
köpek havlamaları 
dört atlı sarıgöl boğazı'na devrildiler 
omuzlarında çapraz tüfek, kalpaklı ve siyah çizmeliler 
yıldız yıldız sıyrılıp akıyor 
padişah karanlığında mahmuzları 
hafız ahmed'in değirmeninde ateşin başına oturdular 
önce bir soğan kırdılar 
dut pekmezi ve yoğurt sordular 
bıyıkları tekmil ayaktaydı 
müslüman ve hilâl biçiminde 
sonra erkekçe yatsıyı kıldılar 
çakal gözleri saattaydı, kulakları köpek seslerinde 
acı tütün içilip, sonra bir vakit konuşuldu 
cezveler sürülmüş ocaktaydı 
atının dizginlerine olduğu kadar 
her birisi kendi ölümüne sahip 
bir ordu gibi savaşmak kudretinde 
bir umutları kemâl paşa'daydı 
öbürü ankara hükümeti'nde 
hızlı solumalarla kımıldanıyordu karaağaçlar 
ahırda bir beygir aksırdı 
munzur dağları'nın üstünü bir tamam tutmuş 
yıldızın neyin kalabalığı 
yukarılarda kar altındaki köylerde 
ihtimal öfkeli kurtlar dolaşıyor 

-...kemâl paşa'dır çağırdı 
demirhanoğlu gitmemiş olmaz 
sakarya toprağında erkekler sofrası kurulmuş 
ahkâmlı köşkemli savaşılıyor 
yazılmışsa biz dahi azrail'in ekmeğinden tadacağız 
şehitlik mertebesini 
yaşamak cihetinde makbul tutacağız 

-ankara hükümeti ne demek 
maraş'ta üzümler parmaklarımızdan damlamıyor mu 
gümüşâne üzerinde elmalar amasya'da 
adam tarafımızdan yenilecek 
ayrıca zeytinin yağı ineğin yoğurdu 
anteb'in bulaması da 

-adam 
hünkâr kullarının sabanına koşulmayacağız 
biz her nokta-i nazardan insan olmalıyız 
acılar gördük 
bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımızdır 
fikrimiz zihniyetimiz medenî olacaktır 
şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz 
medenî olacağız 
bununla iftihar edeceğiz 

gözleri iyice birbirinden ayrık 
kaşları düz kirpikleri insafsızca kalabalık 
kısa boyları ve yaylı ayaklarıyla adamakıllı Türk 
bakırcı hasan, demirhanoğlu sadık, paşoların süleyman ve hacı yörük 
silahlı dört besmele halinde göğe baktılar 
sabahın ilk horozları çırpınıyordu 
besbelli sabahın ayazından ufarak yıldızlar tevatür kırılıyordu 
bir kuvayı milliye sabahının kapısını açtılar 
karadeniz'deki en son limanımız kadar 
rüzgârlı kızgın ve açıktılar 
sonu yoktu hiddetlerinin ve ümitlerinin 
bir millet olarak çıktılar sarıgöl boğazı'ndan 

Kendinden ve hürriyetinden emin

attila ilhan


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

116 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi