Üye Girişi

Üye Girişi

MHP'nin AKPleşme Seyri

19 Eki 2016

Dombra'nın acıklı öyküsünü düşünün: Arslanbek Sultanbekov'un bu parçası ilk popüler olduğunda çok sevinmiştim. Milliyetçi olmayan gençler şarkıyı dinleyip etkileniyor, Türk kültürünün özgün ve güzel yanlarını ufaktan da olsa keşfetmeye başlıyorlardı. Kültür deyince aklına fesli, şalvarlı, şerbet dolduran adam figürü gelen ve bundan tiksinen gençliğimiz için "buz gibi Asyalı" güzel bir alternatifti. 

Ne oldu? Recep Tayyip Erdoğan'a övgüler düzmeyi varlık sebebi olarak gören bir zat, tuttu besteyi "apardı". Sonra baskı ile, önceleri "hırsızsınız" diyen Sultanbekov'a "tamam hırsız değilsiniz" dedirttiler, nur topu gibi bir "Receeep Tayyiiipp Erdoğaaan" zırıltımız oldu. Gençler bundan soğudu, dombra "Yeni Türkiye"nin tipik ve iğrendiren bir sembolü haline geldi. 

MHP'nin AKPleşmesi ve Türk milliyetçiliğinin genel kitlesinin islamcılık içinde erimesi bununla sınırlı değil. Recep Tayyip Erdoğan tarafından tahrif edilen Mustafa Pehlivanoğlu'nun mektubunda, "Allah davası yaşar" diye bir ifade yok, "Mustafalar ölür fakat milliyetçilik fikri ve mücadelesi ölmez. Yaşasın yolunda kellemi verdiğim Türk milliyetçiliği" diye bir ifade var. Tanrı Türk'ü Korusun ve yüceltsin diye bitiyor. Ancak Tayyip Erdoğan bu mektubu, milliyetçiliği ayaklar altına aldığından olsa gerek, milliyetçilik kısmını atlayarak okumuştu. Bugün MHPliler, bu mektubu "Allah davası ölmez" diye okuyorlar. O kadar ilginç ki, Pehlivanoğlu için açılan sitede, üstelik orijinalinin görseli olduğu ve ibare görülmediği halde, Allah davası ölmez yazıyor.

Darbe zamanı, "Ölürüm Türkiyem" çalıyordu her yerde. Türkiye için ölen bizdik, sarkık bıyıklı özel harekatçılar bizlerdik, Erdoğan top oynarken idama giden, vuran vurulan, Sivas sokaklarında "Bozkurtlar" dedik diye soruşturmaya çekilen... Şimdi ne oluyor da, Ölürüm Türkiyem'i "hüloğğ" diyenler çalıyor ve "biz" bir anda Erdoğan ve AKP ile bu kadar iyi geçinmeye başladık? Ve ne oluyor da, muhaliflerin "ateşi" söndü, Meral Hanım'ın darbeci olduğu dillendirilir oldu?

Bu yazı bayağı uzun olacak. MHP'ye artık bir aidiyet hissetmiyorum zira balina leşi dibe vurdu. Muhalifler de, benim gözümde, potansiyellerinin ne olduğunun farkına varamadılar, beceremediler. O yüzden bu yazıyı "MHP daha iyi bir parti olsun" niyetiyle, kendi çapımca katkı yapmak için değil, bir süredir yol haritasını ve stratejisini oluşturmaya çalıştığım yeni bir milliyetçi dalgaya katkım olsun, MHP'ye ait hissettiğim süre boyunca ettiğim lafların da hala arkasında olduğumu, muhasebesini yaptığımı belirtir bir belge olsun diye kaleme alıyorum. MHP'nin düzelip düzelmemesi önemli değil artık: Milliyetçilik düzelir, kitle kurtulursa, MHP'yi kurtarır yahut çöpe atıp yenisini kurar. Fakat MHP dibe vururken kitlenin ve fikrin kurtulma ihtimalini yok ederse, işte bizim için asıl felaket o zamandır.

Söylemde İslamcılaşma

Soner Yalçın'ın "ülkücülerin yakın tarihi"ni yazmasından nefret ediyorum ve Türk milliyetçiliği tarihinin bir tetikçi yazar tarafından istediği şekilde biçimlendirilmesine karşı mücadele etmeyi görev sayarım. O yüzden "Adana Kongresi", "Ali Balseven" gibi beylik laflara girişmeyeceğim, zira kendilerince "sol meyilli" bir Türkçülük yaratmak için bu tarz meseleleri kasten gündeme getirip önemli bir mevzu gibi sundular. Ayrışmalar bu kadar keskin değildi ve süreç Yalçın'ın yahut diğer "solaçık"ların anlattığı gibi ilerlemedi. Fakat onlar bunu etraflıca yazdılar ve onların dediği gibi olduğu, geniş kabul gördü.

Meseleyi daha iyi anlamak için bir örnek vereyim. Kimi Hindu milliyetçiler, kast sisteminin "sözlü kültür" döneminde bugün sanıldığı kadar keskin olmadığını savunuyorlar. Onlara göre, kast sistemi İngilizlerin yönetiminde çok katı bir hal aldı: Zira İngilizler, güya "yerel hukuka saygı" duyarak, kast sistemini yazılı hale döktüler, kastlarla da bu hukuka uygun ilişki kurdular. Bu, çok daha geçişken olan kastları, katı, git gide pozitif geri beslemeyle iyice sorun yumağına dönüşen bugünkü haline getirdi. Sol kalemlerin milliyetçilik tarihi yazması da buna neden oldu. 

Fakat kesinkes bir "söylemde&fikirde islamcılaşma"dan bahsedebiliriz. Şahıslardan ve olaylardan mümkün olduğunca sıyırarak bakarsak, 1980 öncesi "müslümanlık Türk milliyetçiliğine engel değildir" demek için ortaya atılan tezler ve öne çıkarılan söylemler, bu vasıta özelliklerini yitirerek "asıl" konumuna yükselmişlerdir. Kazanımı, Anadolu'nun köylerinde Kürşad, Alperen gibi çocuk adlarına rastlayabilmemizdir. Bu açıdan özellikle 1980 öncesi Türk-İslam anlayışıyla çok kavga etmeye gerek yok: Fakat onu aşmaya çalışmalı, onu bahane ederek "karşı" koyanlara, Türkeş'in "bizim İslam'ı yaymak gibi bir gayemiz yok" manevrası temelinde argümanlar geliştirilmelidir. 

Mehmet Şandır, 2008'de "bizim partimizde şamanistlerin asla yeri yok" demişti. Neden acaba? Şamanist, sözgelimi hırsız mıdır? Arsız, ırz düşmanı mıdır? Partide herkese yer var da, şamaniste mi yer yok? Türkiye'de bir "müslüman-şamanist" ayrışması yahut şamanizmin yükselişi mi var, yahut olsa ne olur? Sırf İslamcılar tarafından gavur addedilmemek için, ataların gayet güzel ve hem anayasal olarak, hem de milliyetçilik ideolojisi uyarınca İslam ile "eşit" dinine bu kadar düşmanlık nedendir? Elbette siyasette bazı "hassas" meseleler vardır ve bazen her doğruyu her yerde söylememek gerekir, ancak yolu bu mudur? IŞİD zihniyetinden ne farkı var bunun?

Söylemde ve fikirde islamcılaşmanın en genel haliyle kökleri, Gökalp'in yeni bir ahlak felsefesi tesisi yerine, ahlakı İslam'dan ikame yolunu tutmasıdır. Gökalp'inki namuslu bir tavırdı, fakat ondan sonra gelenler, bu eksikliği görüp dolduracak yere, geç kalmış ve alelacele örgüleştirilmiş milliyetçiliğimizi bu haliyle kabul edip, ardından iyice pespayeleşmeyi tercih ettiler. Tercih etmeyenler ise, ya tutarlı ve etkin bir örgüleştirmeye giremediler, ya yeterince kalabalık olamadılar, ya da marjinalleşip saçmasapan yollar tuttular. 

Seçmenin İslamcılaşması

2010 referandumu, ki yargıda Fethullahçıların iyice semirmesinin yolunu açmıştı, Gülen'in "ölüler bile mezardan kalkıp oy vermeli" dediği referandum; seçmenin ne kadar islamcılaştığının güzel bir örneğidir. Evet sonucu çıkan referandumda MHP yönetimi tavırlarının "hayır" olduğunu belirtmiş, fakat ülkücüler, belki de Erdoğan'ın mektup okumasından etkilenerek, ekseriyetle evet oyu vermişlerdi. (Yakında bir anayasa referandumu daha olacak, buna da değineceğim. MHP'nin mecliste evet, referandumda hayır diyeceğiz tavrı ne kadar muhaliftir, varın siz karar verin.)

Bir kitleye yıllar boyunca "Bu dava Allah davası" der durursanız, nihayet Allah davasının sancağını açtığını söyleyen adamların peşine giderler. MHP'nin bir kimliksizleşme sorunu var, temel olarak MHP seçmeni "neden AKPli olmadığı"nı çok iyi bilmiyor. Geçişkenlik çok fazla ve Kafes filmi, dombra, mektup gibi örneklerde gördüğümüz üzre, MHP'nin değerleri, İslamcılar tarafından işlenip servis ediliyor. Sözgelimi mektup tahrif edilmiş olsa ve MHPliler gerçeğini, AKPliler sahtesini paylaşıyor olsa, tehlike bu kadar büyük değildi, ama Erdoğan'ın "reis" imajı ve medya gücüyle MHP kitlesi üzerindeki etkisi, MHP yönetiminden fazladır. Buna, aydın eksikliğimiz nedeniyle (ya da yetiştirdiğimiz insanları kasabalılığımız yüzünden kovalayıp, neyin ve kimin aydın olduğunu tespitten yoksun bir kitle oluşumuz) islamcı kalemşörleri "ne de olsa müslümandır, bize yakındır" diyerek benimsememiz de eklenince, MHP kitlesinin AKP kitlesinden çok da farklı olmamasının nedenlerini görebiliyoruz. 

Kitleyi eğitip geliştirecek yerde, onun aynası olmayı ve onun suyuna gitmeyi tercih, buradaki temel hatadır. Milliyetçilik ve populizmi karıştırıyorlar. Milliyetçilik millet ne derse o demek değil, millet için en iyisini seçmek, milletin beyni olmak demek. Aynı şekilde, milliyetçi "merkez"in yönetiminde olmak, milleti eğitecek olan milliyetçileri eğitmek gerektirir. 

Lidere sadakati şeref bellemiş bir kitle, kitlenin her tercihine (başkan değişimi hariç) uyacağını beyan eden bir lider... Böyle bir manzarada, öncesini geçtim, 15 yıldır eğitim, medya ve sair diğer araçlarla islamcılaştırılan bir toplumda islamcılaşmamak mümkün değildir zaten. 

Bahçeli Faktörü

Bahçeli uzun uzadıya analiz edilebilecek bir figür değil. İktidar ortağıyken yaptığı erken seçim çağrısından 7 Haziran seçimlerindeki çıkışına, nihayet en son başkanlık sistemi çağrısına, her hareketi AKP'ye yaramış bir adam. Bizler, 1 Kasım'da baraj altı tehlikesi sözkonusu olduğundan bu adamın saçmalıklarını tevil ettik, kendimizden utansak da "millet hayrınadır" diye adamı savunduk. Fakat görülüyor ki, Bahçeli ve MHP devam ettikçe, "kendisine biçilen rol"ü oynayacak.

Bu rolü biraz açmak istiyorum. Güneydoğu'da vs. Türk yazıları, bozkurt işaretleri kullanılıyor operasyonda. Bu, AKP'nin ve mevcut sorumluların&yetkililerin ileride "rüzgar değişince" kendilerini aklamak için kullanacakları bir silahtır. "Ülkücü caniler yaptı, biz yapmadık" deyip, sorumluluktan sıyrılabilecekler. "Bizimkiler" de, "bak gördün mü artık bizim devrimiz geldi" diyerek "reisçi ülkücülük" yapıyorlar. 

Bahçeli'nin MHP'ye yarayan herhangi bir siyasi çıkışı, manevrası olmuş mudur? 

Şu halde Bahçeli liderliğindeki MHP, AKP'nin yeni Türkiye tesisinde bir araçtan ibarettir. Türk milliyetçiliğini kontrol altında tutar, onun ancak AKP tarafından biçilen rolü işgal etmesini, Meral Hanım gibi iktidar talibi olmamasını ve günden güne yozlaşıp, kokuşmasını, erimesini, özünü kaybedip kazanımlarını islamcılara devretmesini sağlar. 

Son referandum çağrısını ele alalım. Ortaya çıktı ki Bahçeli güya Meclis'te "sorun çözülsün" diye evet diyecek, referandumda hayır diyecekmiş. Çok daha net bir şekilde hayır tavrı koyduğu referandumda bile bunu beceremeyen, adını telaffuz edemediği Cumhurbaşkanı adayını dayatıp, MHP oylarının Erdoğan'a gitmesine sebep olan bir adamın tuhaf hayalleri. Hayır, aslında tuhaf değil: Bahçeli, net bir şekilde Erdoğan'ın MHP'den sorumlu müdürüdür. 

Bahçeli, Ülkücü Hareket'in son kalan itibarı ve temiz sicilini, Erdoğan'ı aklamak için kullandı. Öyle ya, milat neden 17 Aralık? Bir islamcı terör örgütü, islamcı hükümetin desteğiyle devlete sızdı, üstelik bu sızma defaatle rapor edildi, buna kulak tıkandı, dönemin başbakanı bu örgütün açtığı davalarda savcı oldu ve bu davalar sayesinde orduya sızıp, darbe yapıp, tarihimizin en acı günlerinden birini yaşattılar bize. Bahçeli çıkıp, MHP'nin bu konudaki temiz mazisiyle "Devletin bekasının ve bütünlüğünün yanında, bu örgütü devlete sızdıranların karşısındayız. Erdoğan ve AKP, bu örgüte yardım ve yataklığın hesabını vermeliler" deseydi, Türk milliyetçileri ülkeyi tek bir cemaatten değil, topyekün bu "paralelliği" yaratan yapısal sorunlarından kurtarabilirlerdi. Fakat o, Erdoğan'ı aklamayı seçti, Türk milliyetçilerinin ülkeyi IŞİD'in, FETÖ'nün, PKK'nın palazlandığı, eylemler yaptığı bir ülke olmaktan kurtaracağı senaryoyu değil.

Meral Akşener'in tek suçu, paralelcileri devletin başına bela edenlerden hesap soracağım demesidir. Saatini 17.25'te durduran Bahçeli, başımıza demokrasi kahramanı kesildi; 630 delege de mahzun bakışlarla izliyor, buna yanarım.

Muhaliflerin Hataları

Bir "cici muhaliflik" tehlikesi var. Bazen iyi niyetten, bazen hesapçılıktan kaynaklanıyor. 

#DevletBahçeliÜlkücüDeğildir diye bir twitter kampanyası başlatmıştım. FETÖ'yle bağlantılı diye tutuklanan ülkücü yazarlara Bahçeli "ülkücü değildir" dediği için. Yığınla tehdit aldım haliyle, Genel Başkan köpeklerinden, soysuzlardan, ömrünce bir milliyetçilik düşmanına diş gösterememiş zavallılardan. Ama muhaliflerden de tepkiler aldım. Bu meseleyi o yüzden tekrar açayım.

Evvela niyetim, onu bunu ülkücülükten aforoz eden bir yönetimin, aynı silahla vurulabileceğini göstermekti. Nitekim oldu da, kampanya bir tam gün boyunca gündemden inmedi, Genel Merkez'i oldukça rahatsız etti. Bunun yanında, muhaliflerin silahları olmalıydı. Tek silahımız da sosyal medyaydı. 

"Si vis pacem para bellum" diye bir lafı var Romalıların. Bunu Osmanlılar "Hazır ol cenge ister isen sulh u salah" diye yeniden söylemişler. Öyle mahzun, mahcup oturarak barış yapamazsınız: Ya ilhak edilirsiniz, ya işgal. Ancak işgaliniz direnişle karşılaşacaksa ve "masraflı" olacaksa, bir sulh olur. Karşı tarafı köşeye sıkıştıracak argümanlarınız, silahlarınız yoksa, sırf "adalet bunu emrediyor" diyerek adalet isteyemezsiniz. Adaletin, diyelim ki polisi olmazsa, suçlular nasıl mahkemeye çıkacak? Kılıç tutmayan el, adalet de dağıtamaz. O halde, MHP üzerinde yaptırım ve etki gücünüz yoksa, MHP yönetimini değiştiremezsiniz.

Bahçeli ve şürekası Erdoğan'ın desteğiyle yargıyı arkalarına almış ve siyasi partiler kanununu MHP için işletmezken, 630 delegenin sarih ve meşru isteğini görmezden gelirken, "cici muhaliflik" ile hiçbir şey elde edilmez; mevcut sisteme eklemlenmek ya da bir değişim olursa yeni bir Bahçeli getirmekten başka. Meral Hanım'a medya sansürü uygulanırken Genel Merkez'i rahatsız edip köşeye sıkıştıracak, kazanım elde edecek, üstelik haklı, meşru ve ahlaki olan bir kampanya, bizzat muhaliflerden tepki görüyorsa, o muhalifler Bahçeli'yi değiştiremezler. 

Değiştiremedikleri için de, Türk milliyetçiliğinin islamcılaşması, MHP'nin AKPleşmesi tamamlanır. 

Bir Akşener Muhasebesi ve Kitleye Salvolar

"Akşener FETÖcü idi, o yüzden acele ve etkili bir şekilde başkan değiştirmek istedi"

Bu söylemi Bahçeliciler ve AKPliler çok dillendiriyor. Bahçeli'nin "AKP trolleri birini överse partiden kovarım" dediği hala hafızalarımızda ama ne hikmetse kendini kovmuyor.

Pekala gerçekten öyle midir? MHP'de başkan değişikliği isteği suni miydi? En muteber araştırma şirketlerinden biri olan Ipsos'un güzel bir analizi var. Tam olarak 1 Kasım seçimlerinden sonra yapılmış ve seçmenlerin sair konulardaki tutumu analiz edilmiş. 

Analizde yukarıdan aşağıya gidelim. Seçmenin aidiyetine bakalım: MHP için "tam benimsediğim parti" diyen seçmen yüzdesi 56. Tam benimsemiyorum, yakın hissediyorum diyenler %22, başka partiyi engeller diye oy verdim diyenler %10... Nereden baksan, hata payını, şunu bunu eklesen, MHP'nin "benimsemiş" seçmeni, 1 Kasım'da ona oy verenlerin %70'ine denk gelir en fazla. Bu da aşağı yukarı 4 milyon kişi ediyor. (Barajı geçemiyor)

Devam edelim. 1 Kasım'da MHP'ye "emanet oy verdim" diyenlerin yüzdesi, 25. Yani yukarıdaki tahminimiz çok iyimser. %25, direkt olarak "bu seferlik oy verdim" diyor, asıl partime vermedim diyor. Diğer faktörlerle birleşince yukarıdaki %70 bile bayağı iyimserdir.

Kasım'da oy kullananların, Haziran'da oy verdikleri partiye göre karşılaştırmasında ilginç sonuçlar var. AKP'ye oy verenlerin %9'u, Haziran'da MHP'ye oy vermişler. Hadi diyelim biz bu hata payıyla %8 olsun. AKP'ye oy veren seçmen sayısı 23.681.926. Bunun %8'i, 1.894.554 kişi eder. Haziran'da MHP'nin aldığı oy, 7.520.006, Kasım'da ise 5.694.136. Fark: 1.825.870 ve bu araştırmanın ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.

Oy tercihinde etkili unsurlar tam facia. MHP seçmeninin %56sı, en etkili unsuru "parti" olarak seçmiş. Politika/vaat'i seçenler %31. "Lider"i seçenlerse yalnızca %6. MHP'nin aldığı hazine yardımıyla geçimini sağlayan genel merkez yöneticileri ve danışmanlar da hesaba katılırsa, %7'ye çıkarabiliriz bu rakamı.

Bütün seçmenlere, kime oy verdiklerinden bağımsız olarak en başarılı lider olarak kimi gördükleri sorulduğunda, Haziran'da Bahçeli diyenler sadece %8, Kasım'da ise %3. Genel Başkan değişmeli mi sorusuna MHP seçmeninin %80'i "evet değişmeli" demiş. Seçim sonuçları belli olduktan sonra, "bu sonuçları seçimden önce görseydiniz hangi partiye oy verirdiniz?" sorusuna MHP cevabı verenler %9. Seçim gecesi en beğenilen lider açıklamasında, Bahçeli cevabı verenler %2.  

Şu halde, böyle bir manzarada MHP'de bir "değişim" rüzgarı esmesi normal değil midir? Bu rüzgarın öncülüğünü de, avantajlı konumu, liyakati ve mağduriyetinin getirdiği teveccüh ile Akşener'in üstlenmesi normal değil midir? 

Normaldir. Fakat Genel Merkez buna kulağını tıkadı ve MHP'nin varlık sebeplerini bir bir ortadan kaldırarak, AKP ile tam entegrasyon sürecini Başkanlık sistemi referandum çağrısıyla başlattı.

Başlattı da... MHP ne olacak? Akşener'in süreçte hataları olmuş mudur? Elbette olmuştur, ben büyük hatalar göremesem de. Fakat bildiğim bir şey var: Kendisi için en iyiyi, en doğruyu tespit etmekten, gerçeklikle bağını sürdürmekten aciz, iyiyi, güzeli, doğruyu elde etmek için etkili yöntemlerle mücadele edemeyen bir kitle, yok olur. Bu ülkeler için de böyle, ümmetler için de, milletler için de, siyasi hareketler için de. Türk milliyetçileri, yetenekli, akıllı, mücadeleci olmadıklarını ispat ettiler ya da bir küçük ümit kırıntısına hala yer verip, ediyorlar diyeyim. Önlerine bir lider düşmesini ve her şeyi düzeltmesini bekledikleri sürece, yok oluşa daha da yaklaşacaklar: Meral Hanım değil, isterse Bilge Kağan olsun sahte Bilge'nin karşısındaki adayımız. 

Bana cumhuriyetçi, parlamenter, kadın haklarına riayet eden, yaşam tarzına karışmayan, bilimsel düşünceyi kavramış, ekonomiye realist bakıp hem refahı, hem vatandaşın sosyal güvencesini gündeme alan, vergi sistemini adam edecek, kısacası gerçekten milliyetçi olacak bir "milliyetçi politika" getirebilecek misiniz? Getiremeyeceksiniz; zira "cici muhalif"siniz, değişimin yalnızca koltukta olmasını arzuluyorsunuz. Siz de, er geç, Bahçeli ve şürekası gibi "başka" yerlere eklemlenecek yahut başka yerlerin biçtiği rollere gireceksiniz.

Şu halde ben, arzu ettiğim değişim gerçekleşmezse, önümüzdeki seçimde MHP'ye oy vermeyeceğim, sandığa da gitmeyeceğim. Barajı geçemeyen, hazine yardımı alamayan bir MHP, belki düzelebilir. Düzelemezse, hiç değilse baraj altında kalmış bir MHP, Erdoğancı siyasetin milliyetçiler üzerindeki illüzyonu ve yönlendirme aracı işlevini tam anlamıyla yerine getiremez, namuslu bir milliyetçi arayış için yaşam alanı doğar. 

Bana küfredebilirsiniz, ederken haklı olduğumu hissedecek, daha çok sinirlenecek, daha çok küfredeceksiniz. Artık salt ideolojik ve yeni bir yapılanmaya dair örgütsel arayışın gerektirdiği ölçünün dışında MHP'ye ve parti siyasetine değinecek yazı yazmayacağım gibi duruyor.


M. Bahadırhan Dinçaslan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.  

 
mbdincaslan.com | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

357 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi