Üye Girişi

Üye Girişi

İslam'ı Güncellemek: Çare Şamanizm

09 Mar 2018

Kafkasya'nın yeni müslüman olduğu dönemde, islami motiflerle pagan motifler iç içe geçmiştir. Ağaçlar Kafkas kültüründe temel kutsal motiflerden birini teşkil eder. Bir gün, kızdığı Çerkeslerin kutsal ağacını kesen bir Çeçen, yakayı ele verir. "Yavu sigoş" der, "kendim için kesiyorsam namerdim. Şu Abhazalar çok Allahsız, onlara götürecektim."

Türkiye'de milliyetçilik ve islamcılık; bununla ilgili olarak tarih ve din bilgisi bir tuhaf primordializmin tutsağı. Bugün gözlemlediğimiz "milli" kimliğin hep öyle olduğunu zannediyoruz, yaşadığımız dinin hep böyle olduğunu düşündüğümüz gibi. Bu "sıradan" insanların tabii meylidir, ancak eğitimimiz de böyle: İlk dönem Osmanlıları, örneğin, evliyaullahtan birer veli gibi görüyor, İslam'ı çok iyi anladıklarını, tatbik ettiklerini düşünüyoruz. Yahut "Türk" denince bugün anladığımız şeyin her dönem geçerli olduğunu sanıyoruz, buna mugayir gerçeklerle karşılaştığımızda, bozuk algımızı düzelteceğimiz yere, farklı teviller, saçmasapan teoriler ortaya atıyor ya da inkar yolunu seçiyoruz. Çocuklarımızı bu hastalıklı ve gerçekle alakasız anlayış dahilinde eğitiyoruz; yani sorun cehalet ya da kayıtsızlık değil, örgütlü ve kasti bir indoktrinizasyondan kaynaklanıyor.

Halbuki dinler de, milli kimlikler de, milli kimlik isimleri de sürekli evrilir. Bu yazının konusu millet ve milliyetçilik değil, din; o yüzden yalnızca dinin evrimi ve güncellenmesi konusuna değineceğim. 

Sami Dinler öncesi dönemde, "mitoloji" dediğimiz "dinler" yahut, bizzatihi "din"den anlanan şey de o dönemler farklı olduğu için "dinimsiler", güncellemeye ihtiyaç duymazlardı. Hermetizmin meşhur şiarı "Quod superius sicut inferius", yani "yukarıda nasılsa, aşağıda öyle" geçerliydi. Bir toplumun yaşayışı, yani sosyolojisi dinine dair neredeyse kesin tahminler yürütmemiz için gerekli verileri sağlardı. Yahut bir toplumun mitolojisini biliyorsak, hem doğrudan, hem de biraz "psikanalitik" bir didiklemeyle dolaylı olarak, toplumun yaşantısını kavrayabilirdik. 

Anaerkil ve barışçıl özellikler gösteren, küçük tarım yerleşkeleri halinde yaşayan Vikingler, daha savaşçı bir yaşam tarzına geçip civarı istila etmeye, yağma üzerine kurulu bir yaşam tarzı geliştirmeye başladıklarında mitolojileri de buna uygun olarak "Barışçıl Vanir tanrılarını kovup pantheonun tepesine yerleşen savaşçı Aesir tanrıları" hikayesini anlattı. Sosyoloji değiştikçe din, yahut mitoloji, buna uygun öyküleri üretiyordu. Zira mitoloji temel olarak bir açıklama biçimidir. (Bkz: Karşılaştırmalı Mitoloji: Tolkien Ne Yaptı?) Atinalılar deniz ve "kurnaz savaşçı" tanrıları öne çıkarırken, Spartalılar savaşın sert, erkeksi ve şiddet dolu yanıyla ilgili tanrıları öne çıkarıyorlardı. 

Toplumların yaşayışlarından ve bütün insanlarda var olan birtakım fizyolojik meyillerden (beynin ve insan zihninin özellikleri, çalışma prensipleri) beslenerek ortaya çıkan bu dinlerde hikayeler farklıysa da anlatılanlar aşağı yukarı aynıdır. O yüzden bu bir evrensel şiir gibidir: Her çeviride metaforları yerelleşmiş, ancak anlam ve maksadı aynı kalmış bir şiir gibi. Daha ilginç ve haşyet uyandıran boyutuysa şu: Bu şiir çeviri değildir. Dünyanın birçok yerinde birbiriyle etkileşimi olmayan şairler aynı şiiri yazmışlar; zira ilham kaynakları aynı pınardan. Odin'in sekiz bacaklı atı ile, Yenisey yazıtlarında atını sekiz bacaklı diye öven Türk, acaba birbirlerinden haberdar oldukları için mi böyle diyorlardı; yoksa dört nala giden at, sekiz bacaklıymış gibi bir illüzyon yaratıyordu da, hızlı, atik bir atı tanımlamak için, "at olan her yerde" bir tür evrensel teşbihe mi dönüşmüştü bu? Ben ikincisini makul buluyorum.

Sami Dinler bundan farklıdır. Yahut şöyle demeli: İbranilik, pagan döneme çok daha yakındır, fakat yeni bir damar keşfetmiş, bugünün kurumsal ve kuramsal, "transandantal" dinlerine uzanan evrimsel seyrin kıvılcımını çakmıştır. "Elohim" (anlamı "Allahlar") gibi çoğul kullanımlar ve yalnızca bir topluluğun değerlerine, yaşam tarzına ve tarih algısına hitap eden bağlam bize bunu gösteriyor. 

Burada biraz konudan sapıp, fıkrayla başlayan yazıyı bir fıkra ve tespitle devam ettirelim. Amerikalı bir Yahudi, oğlunu İsrail'e gönderir. Fakat oğlu geri döndüğünde Hıristiyan olmuştur. Bunu bir arkadaşına açar, arkadaşı şaşırır: "Çok ilginç! Ben de benim oğlanı İsrail'e gönderdim, o da geldiğinde Hıristiyandı." Birlikte Haham'a giderler. Durumu anlatırlar ve o da ne! Haham da şaşkınlıkla paylaşır: "Çok ilginç! Benim oğlan da İsrail'e gittiği, geldiğinde Hıristiyandı." Birlikte bu ilginç olayın üzerine gitmeye karar verirler. İsrail'e gidip, ağlama duvarı dediğimiz Batı Duvarı'nda Yahwe'ye yakarırlar. Yahwe kendisini gösterir. Üçlü durumu anlatır: "Oğullarımızı İsrail'e gönderdik. Hepsi geri döndüğünde Hıristiyandı. Bunun nedenini anlamak istiyoruz." Yahwe duyduklarına inanamaz: "Demeyin yahu! Çok ilginç. Ben de benim oğlanı İsrail'e gönderdim..."

Mitolojilerde "oğul tanrı"lar müstakil bir motif olarak karşımıza çıkıyor diyebiliriz: Japon Susanu'dan İskandinav Baldr'a, Herkül'den Osiris'e, Çerkes Sosruko'dan, hatta, Sümer Gılgamış'a... Bu "oğul tanrı"lar sanki daha ilahi, "lahuti" boyuttaki tanrılar ve insanların düzlemi arasındaki köprü gibidirler: Daha dünyalı, daha insani, daha seküler. Hıristiyanlık bu oğul tanrı motifiyle, Sami mitolojisinin hem transandantal, yani insan suretli olmayan, soyut bir tanrıya giden, hem de tek bir toplumun otokton, kendisiyle sınırlı paganlığından evrensel bir arkaplan ve söyleme sahip "modern" dinine ulaşan damarını yakalamaya başlamıştır diyebiliriz. İsa, kendini insanlar için feda eder ve bir insan suretindedir. (Tanrının insan suretinde yürüdüğü topraklar...) Hıristiyanlık da artık yalnızca İbraniler yahut Samileri kapsayan bir din değildir; Paul'un güzel bir teville domuzu (akaidle ters düşme pahasına) helal kılması ve Romalılar ile diğer Batılı toplulukların Hıristiyan olmasını kolaylaştırmasında bunu görebiliriz. Yani ezman ve emakin tegayyür edince, ahkam ve akaid de tegayyür eder: Domuzun önemli bir ekonomik meta olduğu Avrupa yaşantısına domuzu yasaklayan bir din giremez.

İslam'a geldiğimizde ise durum daha farklı. İslam, tanrıyı soyutlaştırsa da insan suretinde tasvir eden Hıristiyanlıktan çok daha soyut ve transandantal, hem mahiyeti, hem sureti ile zamandan ve mekandan münezzeh, "omnipotent, omniscient, omnipresent" bir tanrı kopseptiyle karşımıza çıkar. Fakat getirdiği bir başka yenilik daha vardır: Temel metni, yahut "kanon"u oluşturan kitap, mahluk değil, telif değil, doğrudan tanrı sözüdür. Kuran'ın mahluk olup olmadığı tartışması, İslam'ın şekillendiği erken dönemin ciddi çatışmalarını da içeren bir tartışma. Fakat bugün ekseriyetle müslümanlar, Kuran'ın mahluk olmadığı, Allah'ın sözü olduğunu söylerler. 

Sorun burada başlıyor: Allah'ın sözünü tevil edemez, değiştiremezsin. İncil için bu çok kolay: Zira İncil, basitçe, müelliflerin tanrıya, elçilere ve olaylara dair izlenimlerini, kalplerine gelen ilhamla ortaya koydukları vizyonları ve önemli dini şahısların görüşlerini içeren bir metinler bütünüdür. Müteşabih demek, farklı yorumlamak daha mümkündür. Fakat Allah sözü olan bir kitabın bu husustaki direnci daha yüksektir.

Fakat, işte bu işin bir fakat boyutu var: Dinler sosyolojiden beslenir. Sözgelimi Türk-İslamcıların iddia ettiği gibi, "İslam olan Türkler milli kimliklerini muhafaza ettiler" diye bir şey yok. İslam olan Türkler sayesinde İslamiyet Orta Asya'da yayıldı diye bir şey var. Batı'daki Türkler müslüman olunca, dillerini konuştukları ve iletişim içinde oldukları diğer Türk topluluklarına da İslam yayılabildi. Ancak Yakutlar yahut Altaylılar gibi coğrafi ve ekonomik tecrit içinde yaşayan Türk toplulukları bunun dışında kaldı. 

İslam'ın ilk "güncellemeleri" de aşağı yukarı Türkler ve Farslar'ın müslüman oldukları döneme denk gelir. Bu toplulukların sosyolojilerinin farklılığı nedeniyle İslam genişlemek ve güncellenmek zorunda kalmıştır. Sözgelimi, Allah Kuran'da açıkça ameli imana şahit sayar, ama diyelim ki göçebe bir topluluğun amellerde İslam'ın yaşam tarzına ve diline göre indiği Araplar kadar uygulama alanı ve imkanı yoktur. Fakat bunlar müslüman olmuşlardır, o yüzden Maturidi geleneği, İslam'ın özüne ve "kitabına" aykırı biçimde amel ile imanı ayırır. 

Kurumsallaşan ve transandantallaşan Sami Dinlerin avantajı, menşe topluluktan öteye yayılabilmelerinde, "ulusaşırı" kurumlar ve anlatılar yaratabilmelerinde saklı. Fakat dezavantajları da kurumsallaşmalarında: Güncellemeler artık sosyolojinin ihtiyaçlarından çok, kurumlarda çeşmenin başını tutanların avantajlarına göre şekillenir. Birtakım fıtri "güncelleme avantajları" olan Hıristiyanlık, bu avantajını paganların, yani "köylülerin" Hıristiyanlaşması için kullanır, (Sözgelimi eski Pagan figürler, azizlere dönüşür) ancak kilisenin ayrıcalıklarını, avantajlarını, hakimiyetini tehdit edecek sosyolojik değişimlere karşı bir direnç de yaratır. 

İslam için de böyle bir durum sözkonusu. Bir kurumların, yüksek kültür dairesinin kağıt-kırtas İslamı var, bir de halkın pratiğindeki İslam. İlkinde yukarı paragraftaki kaygılar sözkonusu, ancak ikincisinde İslam diye yaşanan çoğu zaman İslam ambalajlı bir yerli dindir. Bu tespite de en çok Türkler uygun düşer: Köşeleri yontulmuş, amelle rabıtası büyük oranda kesilmiş, Şamanistik meyiller taşıyan bir tür halk İslamı, Türkler arasında İslam akaidine zıt, ancak sosyolojiye ve vicdani hassasiyetlere uyumlu olarak yaşar. Daha dünyevi; ekinin bereketi, çocuğun sağlığıyla ilgili bir işlevi vardır dinin burada. Kafka'nın dediği gibi, "hane halkını koruyan bir tanrıya inanmaktan daha rahatlatıcı ne olabilir?"

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan hiç hazzetmesem de, İslam güncellenmelidir çıkışını ne olursa olsun olumlu buldum. Ancak bütün bu yazı, güncellemenin nasıl mümkün olacağını anlamak için: Tarikatler ve cemaatler yok edilmelidir. Dinin kurumsal yanının üzerinden dozer geçmeli, Diyanet İşleri lağvedilmeli, İslam akaidinden uzaklaştırılıp bir kültürel kimliğe dönüşerek, halkın yaşam pratiği ile uyumlu küçük ölçekli dini anlayışların "doğal yollardan" yeşerip solmasına izin verilmeli. Esasen cumhurbaşkanı da bu gerçeği -belki farkında olmadan- dile getiriyor: Hocalar onu tefe koyacaktır. Zira hocalar; 1. akaidi biliyorlar, 2. kaygıları farklı, çıkarları tehlikede. 

Sosyolojiden beslenen dinler, motif alıp vermekte de, kendini dönüştürmekte de çok mahirdir. Sözgelimi Ksenefon'un meşhur Anabasis'inde Yunanlar farklı coğrafyalarda oraların tanrılarına dua edip adak adamaktan çekinmezler. Türkler, göçebe dönemlerinde uğurlu saydıkları, hatta muhtemelen yönetici sınıfın ongunu olan kargayı, yerleşik tarıma başlayınca bir anda uğursuz, meşum bir hayvana dönüştürüverirler. Dolayısıyla yöntem büsbütün değiştirilip devlet eliyle şamanizm soslu, kendi kendini güncelleyecek, bakım masrafını sıfıra indirecek eski halk İslamı diriltilebilir. Bu yolla hem halkın "din ihtiyacı" karşılanır, hem de bu dinin sosyolojik çelişkiler ve akabinde çatışmalar yaratarak toplumu geriye götürmesi engellenir. Ayrıca Batı'nın ahlakını almadan fennini alan, HD kalite videoyla kafa kesen, motorlu kaykayla tavaf yapan müslüman figürü gibi "yanlış güncelleme"lerin önüne geçilir. Avrupa, sözgelimi, sorunlarını büyük oranda bu yolla aştı. Yaşar Nuri de, bunun teorisyenlerinden Paul Tillich'i taklit ederek bir tür Müslüman Deizmi'ni öneriyordu diyeyim, uzun yazıyı bitirmeye hazırlanayım.

Görüşlerime katılmasanız da belki, bir ilahiyatçı olarak farklı dinlere dair bir iki ilgi çekici motifi öğrenmenize vesile olmuşumdur. Ne ilahiyatçısı dediğinizi duyar gibiyim. Mitoloji üzerine çalışıyorum, Teng Tengri ilahisi yahut Karaçayların Teyri tekerlemeleriyle uğraşmak da bir nevi ilahiyat değil midir? 

Son bir fıkrayı yazının sonuna koyayım. Halk İslamı ile kurumsal İslam arasındaki farkı çok güzel anlatıyor: Bir Alevi dervişin yolu, bir Şafii Kürt köyüne düşer. Köyün ağasına Aleviliği anlatır, fakat ağa hem anlamaz, hem şüpheyle yaklaşır. Dervişe der ki, "Ben anlamam ama benim oğlan okumuştur. Sen ona anlat, o bize anlatsın." Derviş oğlana anlatır. Ağa oğlunu çağırır, sorar, "Neymiş dervişin derdi?" Oğlanın cevabı: "Tam anlamadım ama, birileri Hüseyin diye birini öldürmüş, bizim üzerimize yıkacaklar."


M. Bahadırhan Dinçaslan

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 

 
mbdincaslan.com | © 2018 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

482 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Latest Park Blogs