Üye Girişi

Üye Girişi

Avrasyacılık Tehlikesi ve Neo-sovyetizm

31 Oca 2016

Avrupa'da Milliyetçilik ve Putin

Charlie Hebdo olay ile bir daha gündeme gelmişti "Avrupa'da Yükselen Milliyetçilik". Yer yer haklı ve politik doğrucu sebeplerle yükselen sesler olsa da, Avrupa kuşbakışı incelendiğinde, Avrupalı'da uyanan haklı reaksiyonların temsil ve güç odaklarına dönüştüğü parti ya da kurumlar oldukça "kirli".

Bu kir, klasik solcu ya da liberal ağzıyla "faşizm" kiri değil: Bir çok sol yapıyla da eklemlenmiş "Neo-Sovyetizm" kiri. Neo-sovyetizm, ki çoğumuz bunu "Rusya'nın sıcak denizlere inme politikası" olarak hatırlıyoruz ortaokuldan, Çarlık Rusya'sından Sovyet Rusya'ya geçişte mayalanan "yeni Rus emperyalizmi"nin son formu. Öncülleri Sovyet Emperyalizmi ve Çarlık irredantizmi diyebiliriz.

Bu "Neo-Sovyetizm"in çok boyutlu bir analizi yapılabilir elbet, ancak bu bir köşe yazısının sınırlarını aşacaktır. Son marifeti Kırım'ın işgali olan bu anlayış, kan dökücü ve aşağılık yüzünü dünya milletlerinden çeşitli kisvelerle gizliyor. Örneğin Kırım'da, Kırım'ın efsanevi yolbaşçısı Mustafa Kırımoğlu'nu "istenmeyen adam" ilan ederken, Ruslar tarafından kurşuna dizilerek öldürülen, Kırım milli marşının yazarı Numan Çelebicihan'ın partisi "Milli Fırka"yı yeniden tesis edip, traji-komik bir şekilde Rus yanlılarının partisi yaptı. "Rus ayısı"nın işgalci ve kokuşmuş düzenini yayarken saklandığı kisvelerin ne denli aldatıcı olabileceğine dair çok çarpıcı bir durumdur bu.

31 Aralık 2014 tarihli bir New York Times haberi, ilginç bilgiler barındırıyor. Örneğin Marie Le Pen, bir Rus bankasından "milliyetçi" partisinin oldukça yüklü bir miktar para aldığını itiraf etmiş. Yine habere göre, bu fonlardan yararlananlar arasında Bulgar Ataka partisi, Macar Jobbik partisi gibi hareketler de var. Jobbik, özellikle ilginç: Bizim Türkiye'deki Türk milliyetçilerinin hoşuna gidiyor ama, Jobbik ajandası Türk milliyetçiliği ajandasından çok farklı. Kırım işgalinde "Hunların torunlarıyız, kardeşiz!!" diye bağıran Jobbik'in Rus yanlısı bir tutumu resmi olarak izlemesi durumu çok güzel özetliyor. 

Türkiye'de de bu neo-sovyetik Rusçu yapılanma, iki kisveyle kendisini gösteriyor: Sol ve "ulusalcılık." Şükür ki, her ne kadar eleştirsem de Türkiye'de "milliyetçi" sıfatı bir nebze olsun haysiyete şerefe sahip, bu yüzden bu ajandanın temsilcileri "milliyetçi" sıfatında kendilerine çok yer bulamıyorlar, bu yüzden henüz gelenekleri ve adamakıllı ideolojisi oluşamamış bir geçiş süreci kimliği olan "ulusalcı" kimliğini ajite ediyorlar ve ezelden Rusçu olan sol yapıların gündemini etkiliyorlar. Fakat milliyetçi çevreler de hem sızma operasyonları nedeniyle, hem de milliyetçilerin yüksek aklı artık mevcut bulunmadığından gelişigüzel savruluş yüzünden, bu zehrin maalesef tesirindedir.

Kırım, çok güzel bir turnusol vazifesi üstleniyor: Kırım'a dair tutumun ne olduğu, Rus işgalinin haksızlığı ayan beyan belli iken ve Ukrayna, Ruslar hariç, Ukrain, Tatar, Yahudi fark etmeksizin bu haklı dava etrafında birleşmişken, bir Türk akım Rus işgalini destekliyor ya da Rusya'yı "müspet" gösterebilecek tutum içerisine giriyorsa, fonlandığından yüzde yüz emin olabilirsiniz.

Bir benzeri, Doğu Türkistan davasında Çin ajandasının gönüllü misyonerliğini yürüten Avrasyacılarda kendisini gösteriyor.

Bir milliyetçi olarak, milliyetçiliğin oldukça "iyi", "güzel", "doğru" ve "gerçek" olabileceğini düşünüyorum. Ancak salt reaksiyondan ibaret, bu reaksiyonu kimin yönlendirdiği meselesinde kör ve yalnızca beylik lafların belirleyiciliğinde hareket eden bir milliyetçi anlayış, böyle bir "oksimoron"a sebebiyet verebilir. Avrupa'nın dağılması için, bir "yanlış milliyetçilik" yaratılıyor ve Rusya tarafından "kaşınıyor". Türkiye'de de, "kısır" ve yerli olmayan bir milliyetçilik anlayışı aynı fonların tüketicileri tarafından güçlendiriliyor, üstelik buna karşı çıkan herkese "Sorosçu" vs. damgası vurmaktan çekinmiyorlar.

Bu noktada ufak bir eleştiriyi de dahil olduğum milliyetçi geleneğe yöneltmeliyim.

Sovyetlerin Çernobil'i dahi gizlemeye kalkacak kadar aşağılık, sansürcü ve bilimsellikten / objektiflikten uzak olduğu malum.

Anti-sovyetik olan Türk milliyetçileri, anti-sovyetliği bilimsel ve gayet makul bir şekilde yapabilirlerdi. Yapmaları gereken "serbest piyasa"yı anlayıp, özgürlükçülüğü, gerçekçiliği ve "milliyetçiliği" öğrenip, bilimsel şekilde karşı koymaktı. Ancak böyle yapmayıp mistik, islami, saçmasapan söylemleri kullandılar "hızlı verim almak" için. Sonuç ortada: milliyetçiyim ya da islamcıyım diyen adamlar sovyet ağzıyla konuşuyorlar. Zaten yapısal olarak da stalinistler. Sovyetler, milliyetçilerin akılsızlığı sebebiyle, yıkılsa da, neo-sovyetik politikalardaki varisleri, uzantıları ile büyük bir başarı yakaladılar, yendiler. 

İyi, doğru ve gerçek, üç farklı şey. gerçeği bilim tespit eder; doğruyu "ideoloji", "iyi"yi de "ahlak felsefesi." Eğer bilimsel değilsen, ideolojin yetkin değilse ve ahlak felsefen yetersizse, ortaya iyi, doğru ya da gerçek bir şey koyamazsın, ya da yetebildiğin kadar koyarsın. Bu tarz milliyetçilik de, ortaya en fazla Nazi Almanyasını koyabilir, bütün şartlar uygunken. Şu günkü dünyada, onu bile koyamaz. "Kürtler pis kokuyo ya " diye mastürbasyon yapan 3. sınıf lümpenleri yaratır en fazla.

Yaratan, var eden, çoğaltan... Kültür böyle bir şey. "Kültürsüz milliyetçilik" özellikle post-modern çağın hikayesiz insanının, kişisel arkaplanı buna teşneyse tutunduğu neo-spritüalizm nevinden bir hastalık.

Bilimsel temellerden beslenmeyen, evrensel hakemi olmayan, "düşmanlıklar üzerinden var edilmeye çalışılmış" milliyetçiliğe sırf entel mastürbasyonundan değil, işlevsel & pratik açıdan da büyük muzırlığı olduğu için karşıyız. "Ortam" doğru değilse, "ortam"ın yetiştirdiği de kötü olur.

Bölümü bitirmeden Halil Soyuer'in bir şiirinden bir alıntı yapayım:

"İçimdeki ateşi ben asla külliyemem,
Atamdan miras kaldı bana bu Moskof kini."

 

Anti-Emperyalizm Aldatmacası

Türkiye'de İslamcılıktan daha kof olup, daha popüler hale getirilmiş bir şey varsa, o da "anti-emperyalizm" meselesidir sanırım. Özellikle Amerikan düşmanlığı. Amerikan düşmanı olduğunu beyan etmeyen tek siyasi hareket LDP sanırım. Amerikan düşmanı olduğunu beyan ettiği halde "Amerika'nın kucağına oturan" partilerse oldukça büyük bir yekün tutuyor.

Anti-Emperyalizm'in, AKP'nin dış politikasındaki bir çok slogan gibi, "iç politikaya yönelik" olduğunu, "Amerikan düşmanlığı"nın biraz "kendi zaaf ve ihanetleri"ni gizlemek isteyen politikacıların pompaladığını düşünüyorum.

 Örneğin Güney Kore bir Amerikan müttefiki olarak, Amerikan yardımları alarak Samsung'u yaratabilirken, refahını ve hürriyetini arttırırken, Türkiye neden arttıramadı? Bu soruya genelde aşağılık Yahudilerin, Amerikalıların, İlluminati'nin bir dehlizde uzaylılarla yaptıkları toplantılarda aldıkları Türkiye düşmanı kararlardan dem vurularak cevap veriliyor.

 Oysa cevap çok basit: Türkler ahlaksızlık yaptılar, Türkler ehil olmayanlar tarafından yönetildiler, Türkler milleti ve devleti değil, kendi kısa vadeli ve "özel" ajandalarını düşündüler. Eh Amerikalı da "aman güzel kardeşim öyle olmaz etme eyleme" diyecek değildir, var olandan en iyi nasıl yararlanabileceğinin derdindedir. NATO'ya üye olduğu halde bundan fayda göremeyen tek ülke biziz; bunda bütün suç "yabancılar"ın değildir.

 Rusya'ya karşı Amerika "havzası" tercihi oldukça doğru bir tercihtir ve sonuna kadar savunurum. Amerika bizim "dostumuz" değil, ancak müttefikimizdir ve bu ittifak bizim hayrımıza olabilirdi. Ve-fakat, bu topraklar "adam" yetiştiremedi. Bu acziyeti kabullenip "nerede yanlış yaptık?" diye soracağına, üstelik, suçu Amerika'ya attı. Sağcısı, solcusu, islamcısı herkes "lafta" Amerikan düşmanı. Ama siyasette hala Amerika etkin. Bu iki yüzlü, tabanına Amerikan düşmanlığı pompalayıp ilk fırsatta Amerikan kucağına oturan "siyasiler"i görünce, Amerika ne yapsın? Sömürecek, fırsata çevirecektir.

 Ülken adam gibi siyasetçi yetiştirirse, "başka ülkelerle masaya oturduğunda", ittifakın sınırlarını doğru çizer ve kendi ülkesinin çıkarlarıyla paralel bir sonuç çıkmasını sağlar. Atatürk bunun güzel bir örneğidir. Türkeş, hem Amerikan eğitimi alıp hem de -Amerikan elçisinin özel mektubu ve ricasına rağmen- MİT binasından CIA mensuplarını kovan Türkeş, bunun güzel bir örneğidir.

 Eski, yüzeysel ve küçük bir kitap ama merhum Kamran İnan'ın "Hayır Diyebilen Türkiye"sini okuyunuz efendim.

Bu işin bir başka boyutu var: Türkiye'de özellikle "sol" çevreler, Amerikan Emperyalizmi'ne kıyasıya karşılarken, Rus emperyalizmini destekliyorlar. Ukrayna'da, bu Rusçu, aşağılık, yozlaşmış rejimi nasıl desteklediklerini gördük. Bir önceki bölümde buna değinmiştim.

Sol çevrelerin ezelden Rusya ile ilişkisi malumdur, peki AKP gibi "sağ" çevreler neden "Amerikan Düşmanlığı"nı pompalıyor? Cevabı basit: Kusurunu örtmek için. 

Efendim, Romanya'da Çavuşesku'nun devrildiği halk ayaklanmasında, ilk ayaklananlar, Romanya'daki Macar azınlıktı. Bir Macar papaz yaptığı açıklamalardan sonra yaptırıma uğramıştı (aynı bizim doğruyu söyleyen müezzin gibi. Şehir merkezinden uzaktaki bir köye sürülmüştü.) Ve Macarlar artık daha fazla dayanamayarak, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu deyimiyle "yirmi altı yaşında / bir moskof savaşında" can veren milli Macar şairi Sandor Petöfi'nin "Talpra Magyar!" (ayağa kalk, Macar!) sloganıyla komünist polise, Temeşvar'da (Timisoara) başkaldırmışlardı. Ardından, Temeşvar Rumenleri de onlara katılmış, "deşteapta-te, române!" (uyan, ey Rumen!) sloganıyla komünist rejim bayrağını indirmişlerdi. Çevre illerden çeşitli Rumen işçiler, ellerine sopalar verilerek Temeşvar'a gönderilmişti rejim tarafından, "Macarlar ayaklandı, işlerini bitirin" denerek.

 (İşte Romanya'da olanla, Türkiye'de olanın farkı şu ki, ellerine sopa verilen bu Rumen işçiler, Braveheart filminde İrlandalılarla İskoçların birleşmesi gibi, Macar yoldaşlarıyla birleşip o sopaları diktatörün sırtında kırdılar. Bizimkilerse, kadına, çocuğa, kardeşe, eşe, dosta saldırdılar. Gezi olaylarını hatırlayınız. Muhafazakar demokratların yarattığı insan tipi budur. Kültürün yitirilmesinin, muhafazakarlaşmanın sonucu budur.)

 Ve, Çavuşesku da, ölene kadar, "bu olaylar dış güçlerin oyunudur" demiş ve bunda ısrar etmişti.

Müstebit rejimlerde böyle "düşmanlar" gerekir. Faiz lobisi, örneğin, iletişim açısından bakarsak, oldukça başarılı bir buluş: Faiz zaten "olumsuz kodlanmış" bir kavram. Lobi sözcüğü ile, Anadolu halkı hep "Ermeni Lobisi" konuşulduğu zaman bir ilişki kuruyor. Dolayısıyla "bütün bunların sorumlusu faiz lobisidir" demek ayıbını örtmek için kurnazca bir yol. Bir sanal düşmanı öne atarak, gerçek düşmanı unutturmak. 

Haliyle Türkiye'de, bu sebeplerden bir "batı" ve "Amerikan" düşmanlığı pompalanıyor. Batı ve Amerikan aşkımdan ölüyor değilim ancak gerçekçi bir perspektiften, Batı ve Amerika ile "müttefik" olmak, kesinlikle daha kârlıdır: Rusya ve Çin havzasına giren ülkelerin acıklı geçmişi bunun bir delilidir. Ve bu sanal düşmanlık, Rusçu, Avrasyacı ajandaların işine yarıyor, diğer taraftan, hükümetlerin "bunlar hep yabancı alçakların oyunları" savunmalarına ortam sağlıyor. 

Bir de "doğal ittifaklar" var ki, "Yeni Türkiye" politikasının İsrail ile arayı düzeltme mecburiyetini Gang nach Canossa'ya benzetmiş ve Euromaidanpress'te yazmıştım.

Bu düşmanlık, başka ve asıl önemli sorunların görünmez hale gelmesi için kullanılıyor dedim. Bu nasıl aşılır? Kanımca en etkili yol, vergilerin, Amerika'da vs. olduğu gibi, peşin peşin değil, yıl sonunda mükellefin kendi eliyle ödemesi usulüyle toplanması olur. Seçmen, nasıl vergiler verdiğini, ve bu vergilere rağmen nasıl aşağılık bir sistemin işlediğini "görmüyor". Bu vergileri eliyle öderse, artık bu sanal düşmanlar ve düşmanlıkları bir kenara bırakıp, bizzat kendi cebi ve çocuklarının kursağı sözkonusu olacağı için, "onu bunu bırak aşağılık herif, eşek yüküyle vergi ödüyorum o paraları ne halt etmeye çarçur ediyorsunuz" diye soracaktır. Sistemin kurnazlığı, vergileri böyle üstü kapalı toplamasında ve "vasıtalı vergi" denen vergilerin oranını arttırmasında. 

Yoksa, her önüne gelen bir Don Kişot olup "Emperyalist Vampirlerle" savaştığını iddia edebilir. Bunu iddia ederken, el altından Putin fonlarıyla beslenmeyi de gayet normal bulabilir. Siyasetin denklemi yel değirmenleriyle kurulursa, seçmen de en fazla Sancho Panza gibi davranabilir.

 

Jobbik: Macar Turancılığı ve şu bizim Türkçüler

Putin'in "Neo-Sovyetizm" anlayışı doğrultusunda ilk hedefi, Rus "ayısı"nın karşısına öyle ya da böyle etkin bir biçimde dikilmeyi başarabilen Avrupa'yı zayıflatmak. Bu amaçla çok yoğun bir fonlama faaliyetinde, ki arka planını önceki bölümde ele almıştım. 

Bu fonlamanın içeriğine dair çok çeşitli görüşler var ama, şahsen Türkiye'de Aliyev'le arası iyi olan vekillere, Avrasyacılığa vs. karşı duruşum bu hassasiyetten ileri geliyor. Rusya'yla "Rusya'nın dümen suyuna girerek" yapılacak anlaşmaların bizim her türlü zararımıza olduğunu düşünüyorum, Anti-Emperyalizm Aldatmacası bölümünde de buna değinmiştim. 

Ancak bir "Jobbik" meselesi var ki, insanı yer yer ikircikli bir duruma sokuyor. Zira duygusal açıdan Jobbik büyük bir kazanımdır: Örneğin Aliyev'in yoldaşlarından Ganire Paşayeva'nın bir Türkiye televizyonunda bir millet iki devletiz demesi de. Ancak milliyetçilik ve Turancılık salt duygularla harmanlanan şeyler değiller, ciddi ve bilimsel meseleler. Ve bir milliyetçi, tarihi gelenekleri, kırmızı çizgileri gözetmeli ve isimlere ona göre kurgusunda bir yer vermelidir. Bu bakıştan, Vona Gabor ve Paşayeva'nın arada bir belirip hoşumuza gidecek sözler söylemeleri müspet: Henüz bütün Türk dünyasına "müspet ve müstakil" milliyetçiliği yaymış değilken Turan coğrafyası temsilcilerinin dört dörtlük olmasını bekleyemeyiz. Ancak bunlara büyük bel bağlanması, büyük tehlike.

Bu durum esasında çok basit bir refleksten kaynaklanıyor: Türkiye'de genç Türk milliyetçileri kaht-ı ricalden, genç, enerjik ve sürükleyici bir lider yokluğundan o kadar mustarip ki, çelişkilere aldırmadan Vona Gabor'da bir kurtarıcı görüyorlar.

Kimdir Vona Gabor? İtalyan ve Slovak soyludur, örneğin. Soyu beni ilgilendirmiyor, Putin ile ilişkileri müstesna, soyu isterse babamın katilinin sulbünden olsun, "Turancıyım" dediyse, soyuyla değil fikriyle ilgilenerek eleştirir ya da olumlarım. Ancak Türkiye'de önüne gelenin etnik kökenini kendince sorgulamaya kalkan ahmak sürüsünün, böyle bir figüre tapınırcasına sevgi göstermesi ilginç.

Gerçi Macaristan'da bu manzaraya alışığız. Yarım bilgili-yarım akıllı kimi gençlerin göklere çıkardığını gördüğüm Ferenc Szalasi, örneğin. Kendisi bizim "Türkçülerin" deyimiyle: Ermeni-Rum kırması. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bizim "kafatasçı"ların nasıl komik durumlara düştüğüne güzel bir örnek. Bir bakınıyor internette, Jobbik'in öncülü kimler var diye, görüyor orada Ferenc Szalasi ismini, hemen övgüye, değinmeye başlıyor. Bir araştırsa, annesinin Rum, büyük babasının Ermeni olduğunu görecek. Bence, eğer Ferenc Szalasi doğru bir Turancı perspektifte olsa, benim değer yargılarıma uygun bir fikre ve pratiğe sahip olsa, Ermeni-Rum kırması olarak gayet müspet bir Turancı olabilirdi, ne yazık ki öyle değil. Daha yazık olan, İtalyan-Slovak asıllı Vona Gabor'u, Ermeni-Rum Ferenc Szalasi'yi severken; örneğin Türkeş Ermenilere "Karabağ'dan çıkın, aramızdaki sorunları çözelim" dedi diye acımasızca eleştiren gençlerin Türkçü-Turancı kitlenin ekserisini ele geçirmiş olmaları.

Peki nedir Jobbik'in arkaplanı? İlginçtir, II. Dünya Savaşı'nda Almanya yanında saf tutan ya da ona meyleden Turan ulusları genelde savaş sonrası Amerikan havzasına girdiler ki doğrudur, mantıklıdır: Asıl ve keskin düşman, Rusya'dır. Ruzi Nazar'ı anabiliriz örneğin. 

Fakat Macaristan'da, ilginç bir şekilde, Imre Nagy ayaklanmasını izleyen süreçte bir "Rusçu damar" yerleşti. Bu, Türkiye'de islamcıların anti-evrimci, daha sonra anti-amerikancı safsataları pompalaması gibi, bir kültür yarattı. Nihayet, Euroskeptik yani Avrupa-karşıtı hareketleri güçlendirme amacı güden Putin için "Rusçu Macar Turancılar" garabetini, tabii yüksek meblağlarla, yaratma fırsatı doğdu. Bu hareketler Türkiye'de daha çok sol (ulusalcı, avrasyacı) iken, Yunanistan'da Radikal Sol (Syrizia. Ki Rusya - Çipras ilişkileri ayrı bir yazıyı hak eder de, ben çok önemsemiyorum. Yazının altına bazı haberler koyacağım, orada ilgili başlığı okumak yeter.) havada, Macaristan'da ya da Fransa'da milliyetçi. 

Bir tartarsak: Rusya'nın güdümüne girmenin bize katacağı hiçbir şey yoktur. Bizim derdimiz, şerefli ve karşılıklı kazanımları gözeten bir üye olarak Avrupa'ya girmek ve Amerika ile böyle müttefik olmak olmalıdır. "Anti Emperyalizm Aldatmacası" bölümünde değindiğim için çok girmek istemiyorum. Gittiği yere yozlaşma, rüşvet, fail-i meçhuller götüren bir devlet var karşımızda, Rusya. Ve bu ülke hem tarihi düşmanımız, hem müstakbel. Türk ülkelerindeki Rus emperyalizmini Rusya'nın kucağında oturarak kıramayız herhalde, öyle değil mi?

Türk milliyetçileri, geleneğin ne olduğunu bilmiyorlar ve "Bütün Turan Coğrafyası" perspektifinden bakmıyorlar. 

Kırımoğlu Sovyet sansüründe açlık grevi yaparken ona mektup gönderen, Türkeş'ti. İsa Yusuf Alptekin'e kucak açan, Türkeş. Elçibey'e destek veren, o. Sovyetler dağılma sürecine girerken, Türk Dünyası'ndaki ağırlığı sebebiyle Pravda'nın (meşhur Sovyet gazetesi) söyleşi yaptığı isim, yine o. Güçlüydü Türkeş, düşsek kalksak başbuğumuz var diyebilirdik. Türk Dünyası birbirinden ayrı düşmüş, bağları zayıflamış bir aileydi, o da ailenin en büyük oğlu, babası değilse de... Yetim kalmış kardeşlerine, babalarının yokluğunu aratmayan bir ağabey...

Kırımoğlu'na mektup hikayesi şöyle, ben direkt Kırımoğlu'ndan dinleyen bir arkadaştan dinlemiştim, Kırımoğlu Tarihin Arka Odası'nda da anlattı, hikaye şöyle: 

O yıllarda Türkiye'yle ilgili haberleri Sovyet propaganda gazetesi Pravda aracılığıyla öğrenirler. Tabii gazetede ne yazıyorsa biz tersini anlıyorduk diyor Kırımoğlu. MHP ve Alparslan Türkeş aleyhinde bir çok haber çıktığı için biz Türkiye'de en iyi partinin MHP olduğunu düşünürdük diyor. 303 günlük açlık grevi sırasında dış dünyayla iletişimi yok denecek kadar azdır. Diğer Sovyet muhalifi mahkumlar aracılığıyla ne öğrenebilirse öğrenmektedir. O dönemde 3 defa öldüğü yönünde haber çıkar. Türkiye'de gıyabi cenaze namazı kılınır, MHP ve Ülkü Ocakları tarafından protestolar düzenlenir. "İyice umutsuzluğa kapıldığım ve pes etmek üzere olduğum bir zamanda bu gıyabi cenaze namazı ve protestoların haberi ulaştı" diye anlatır Mustafa Aga. "Demek Türkiye'de bizi düşünenler var diyerek güç buldum ve devam ettim" der. Yıllar sonra Türkeş'le ilk karşılaşmalarında bu hadiseleri konuşurlar, Mustafa Aga teşekkür eder. Türkeş de "biz de umutsuzluğa kapıldıkça sizi düşünüp mücadeleye devam etme azmini kendimizde buluyorduk" der.

Daha ilginç bir bilgi vereyim, Rusçuluğun, kökü dışarıda muzır fikirlerin nasıl "müspet" kisvelere girebileceğine dair. Önceki bölümde değinmiştim, Milli Fırka, Ant Etkenmen'in yazarı Numan Çelebicihan'ın kurduğu bir partiydi. Bugün Kırımoğlu'nu Kırım'dan kovan ne idüğü belirsiz "güya Tatar"ların Rus fonlarıyla kurulan yeni partisinin adı. Sovyetlerin kurşuna dizdiği adamın partisini, Neo-Sovyetizm yeniden kuruyor. Türkiye'de sürekli milliyetçi kisvelerle türeyen sol ya da faşizan görünümlü milliyetçi gruplar da böyledir. 

Halbuki "nirengi"nin neresi olduğu belli: Kırımoğlu. Jobbik, Kırımoğlu'na düşman bir hareketi az buz da değil, açık ve net destekliyor. Hala Jobbik'in bazı kazanımlar arz ettiğini düşünüyorum ama, şişirmeye, büyütmeye gerek yok. Bütün Turan coğrafyasından bakıyorsak, bir genç ve karizmatik lidere özlemimizin bizi kör etmesine izin veremeyiz.

***

Jobbik ve Yunan Radikal Sol'u Avrupa-Karşıtlığında gayet birleşebiliyor: JOBBIK WELCOMES GREEK GOVERNMENT'S BRAVE STANCE

Kırım Tatarları ve Kırım Yahudileri açıkça Ukrayna tarafında saf tutmuşken, Ruslar Tatar ve Yahudileri sürekli öldürürken ve faili meçhul cinayetler artmışken Jobbik'ten terbiyesiz bir açıklama: Ukraine fails to show sufficient gestures for its minorities

Bizler Türkiye'de Kırım Tatarları'nın hakları engellenirken kendimizi yırtıyorduk, Jobbik "şahane bir referandum" demiş: Jobbik: Crimea referendum is exemplary


M. Bahadırhan Dinçaslan

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.



 
mbdincaslan.com | © 2018 Tüm Hakları Saklıdır

  • Mevcut yorum yok.

Who's Online

477 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Latest Park Blogs